20/8/2009 - Kürtlerin Oslo’su olmasın diye...
Bir önceki yazıda Kürt sorununda güncel işleyen resmi stratejinin, çözümün ve çözümsüzlüğün maliyetlerini bertaraf edip ikisinin getirilerini elde etmek için “çözüm ile çözümsüzlük arasında gidip gelmek”- çözüyormuş gibi yapmak üzerine kurulduğunu ifade etmiştik. Devletin reel bir çözümün olmazsa olmazlarından operasyonları durdurmayı kırmızı çizgi ilan etmesi de ancak buradan bakılınca anlamlı oluyor. Bu stratejiyle kurulan sürecin meseleyi “idare etmenin” yanı sıra iki hedefi daha olduğunu söylemek mümkün: Birincisi çözdürülmediği vakit fatura AKP’ye kesilip ondan kurtulmak. İkincisi de aralarında bakış farkı olduğu dikkatle bakıldığında görülen İmralı ile Kandil arasındaki makası açmak... “Merkezi iktidar” bu umutla sürece belli sınırlar dahilinde izin veriyor. Baykal ve Bahçeli’nin mevcut pozisyonları birinci hedefin gerçekleşmesine yönelik yatırımlardır. Ertuğrul Özkök’ün Hasan Cemal’in Karayılan’la röportajı sonrasında “Ben de İmralı’yla röportaj yapmak istiyorum” diye yazması da ikinci hedefe yöneliktir.
Şimdi bölgenin ve Irak’ın stabilizasyonu, Kuzey Irak enerjilerinin güvenli geçişi nedenleriyle, PKK’nın silahsızlandırılmasını isteyen ABD’nin itelemesiyle başlayan bu sürecin sonunun, bu “çözüyormuş gibi yapma” ve aslında “çözüm-dışı amaçları” nedeniyle 1993’te başlayan ve yedi yıl süren Oslo’ya benzeme ihtimali yüksek. PKK’nın şimdiki konumu “devlet kurma talebi” olmaması ve daha birçok neden itibariyle El-Fetih’ten farklı fakat o da kendini El-Fetih gibi “uluslararası denkleme” hapsetmiş durumda. Meselenin ve Kürt siyasetinin salt kendisinin kontrolünde olmasına odaklandıkça ve kendi hareket alanını Barzani yönetimi üzerinden uluslararası olana endeksledikçe “direnişi” ikinci plana atmış görünüyor. (Bu konuda bkz.)
Öte yandan tarih birebir tekerrürden ibaret ve insandan bağımsız işleyen bir makine olmadığından, sürecin benzerliği; ilişki biçimlerinin ve aktörlerin aynı olmasını gerektirmiyor. Benzeştirme noktamız, “yönetici dinamikler” ve sonuçlarla ilgilidir. Kürtlerle ve Filistinliler, İsrail ve Türkiye arasında onca benzerliğe rağmen binlerce fark var. Fakat Oslo’nun tarihi özgül niteliği ortadadır:
Dışsal f/aktörlerin zorlamasıyla barış umudu ve görüntüsü altındaki çözümsüzlük ile Filistin işgali derinleşmiş ve İsrail taahhütlere uymamıştır. Oslo belgelerinde sorunun özü ve temeli olan işgale ve bitirilmesine hiç yer verilmemiş ve “çözüyormuş gibi” yapılmıştır. Sonuç olarak, devleti önceleyen, uluslararası desteğe ve müzakerelere endeksli bir pragmatizm içindeki El-Fetih’in yerine işgale direnişi önceleyen ve işgal sona ermeden müzakereleri reddeden, bu yüzden Oslo’ya Filistinlilerin umudu nedeniyle başta temkinli yaklaşan ve bu tavrında da haklı çıkan HAMAS yükselmiştir. (Bu konuda bkz.)
2007 Mayıs’ında da yazmıştık , PKK’nın yerini alacak HAMAS gibi -İslami olsun olmasın- alternatif bir örgüt yok. Fakat bu, olmayacağının veya daha yüksek ihtimalle PKK’nın kendisinin bu yöne evrilmeyeceğinin garantisi değildir. Eğer Oslo’ya benzeme potansiyeli taşıyacağını iddia ettiğimiz süreç, Kürt sorununu çözmeden-çözüyormuş gibi yaparak salt PKK’yı tasfiye etmeyi hedeflerse veya PKK’nın kendisi El-Fetih gibi bu “oyuna” gelirse, PKK’nın boşluğunu başka bir örgüt doldurabilir yada PKK’nın bizzat kendisi/bir kanadı o yönde dönüşebilir. PKK’nın TSK’nın teknolojik gelişmesine paralel kırsalda hareket alanının daralmasıyla yeni çatışma konseptinin ağırlığının şehre yönelmesi, TAK gibi hali hazırda bir yapılanmanın bulunması ve bu yapılanmaya zemin olabilecek kentlerde zorunlu göç mağduru gençlerin maddi ve psikolojik durumu bu korkunç ihtimalin parçalarıdır.
Yine de bu tartışma ve sorgulama nedeniyle çözüm adına umutlanmak için en büyük neden, eğer toplum ve demokratik aktörler süreci sahiplenerek, kendileri şekillendirerek, devletin söz konusu stratejisini boşa çıkartarak çözümü mümkün kılabilirler. Çünkü kontrolü toplum devletin elinden alırsa, bu “ikili oynayan” strateji yapı-bozumuna uğratılıp süreç çözüm yönüne yönlendirilebilir. Nihayetinde egemenlerin her stratejisi başarılı olmak zorunda değil ve asıl belirleyici olan toplumların ne yaptığıdır. Yani umudun kaynağı, devlet ve “değişim görüntüsü” değil; toplum ve değişimidir.
Bu süreçte yönetici konum atfedilen kültürel sembolik adımlar önemsiz değildir fakat siyasi ve somut hususları bastırma ve üstünü örtme işlevi nedeniyle de tehlikelidir. Bu tehlikenin kaynağı, bir tarafın bu sembollerle “aldatılma” hissini, başka bir tarafın “bunlarla yetinmiyorlarsa da artık gerisi mübah” bakışını tetiklemesinde yatmaktadır. O nedenle sürecin Oslo ile aynı kaderi paylaşmaması için, meselenin aslını ıskalayan sembollerin tuzağına düşmemek ve reel çözümü hedeflemek gerekiyor. Reel bir çözüm ise çözüm önerileri ile olur. Önerimiz ise şu: Silah bırakma karşılığı siyaset ve bu siyaseti mümkün kılacak-garantiye alacak özgür-eşit yurttaşlık temelli yapısal düzenlemeler (Başta Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunlarında değişimler)... Ama her şeyden önce çocuklar serbest bırakılmalı... Bu çözüme dair bir işaret değil, insan olunduğuna dair bir adımdır...
18.08.2009
www.siyar.org
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/8/2009 - Kürt sorunu çözüm ile çözümsüzlük arasında idare ediliyor
Cumhurbaşkanı Gül’ün “Kürt sorununda iyi şeyler olacak. Önemli bir fırsat var, değerlendirmeliyiz. Devlet kurumları uyum içerisinde” çıkışından sonra şimdiye değin bu konuda gayri-demokratik pozisyonlar almış olanlar bile bir “çözüm” söylemi içerisinde. Zamanında “sorunun” parçası olanlar, Gül’ün sözüyle birlikte “fırsatı” değerlendirmek için şimdi “çözüm” lafını diline dolamış durumdalar. Fakat bu kalemler ve aktörler, bu değişimi derin bir yüzleşmeden beslenerek gerçekleştirselerdi, bu tutum değişikliğinin ciddi bir çözüme katkısı olacağını düşünebilirdik. Ancak kendilerince çözüm için ifade ettiklerini-üsluplarını ve devletin resmi politikasıyla rabıtalarını dikkate alınca bunun “stratejik” bir tavır olduğunu teslim etmek zor değil.
Stratejik, çünkü öncelikle hiçbir sorun “fırsatlarla” çözülmez. Fırsat, dışsaldır fakat çözüm, aktörlerin niyet ve iradelerine bağlıdır. Eğer aktörler, çözüm niyet ve iradesine sahip olmayıp, çözümün kendilerine maliyetlerini-gereklerini göze almayıp, kendileri dışında gelişen dinamiklere göre “çözümü” dillerine dolamaya başlamışlarsa, değişim değil, çıkarı düşünen bir tür adaptasyon söz konusudur. Çözüm için fırsata gerek yoktur; hele “Kürtlerin sorunu” gibi yakıcı bir sorunda fırsat beklemek de gayri-ahlakidir. İnsan yaşamına mal olan, gayri-ahlaki yasak ve uygulamalarla bezenmiş bir sorunun çözümü dışsal fırsatları değil, insanın iç dünyasını-vicdanını gerektirir.
Fakat her nasılsa bu çözüm “söylentilerine” ve bu söylentilere vesile olan ufak kültürel adımlara rağmen, Kürt çocukları ellerindeki taş izleri kanıt sayılarak 20 yılla yargılanıp, kötü tutukluluk koşullarında yaşıyor, ateşkese rağmen operasyonlar sürüyor, DTP muhatap dahi alınmayıp, vekiller hakkında fezlekeler hazırlanıyor, Uğur Kaymaz’ın katilleri beraat ediyor... (Çözüm söylentisini başlatan- ve bu söylentiye inanlarca merhamet dilenilen- Gül’ün insan hayatından daha değerli gördüğü izlenimine sebep olan “tarafsızlık” kaygısıyla Güler Zere ve diğer hasta tutuklular için ve TMK mağduru çocuklar için görüşme taleplerini reddettiğini de eklemek gerekiyor.)
İşte Kürtlerin sorununun son zamanlarda gündelik yaşamımızdaki bu “bir gün esen çözüm havasına karşılık ertesi gün estirilen savaş hali” şeklindeki seyrine dair bir gözlem, bu sorunun makro durumuna- devletin yaklaşımına dair önemli bir ipucu verir: “İdare etmek”... (Varlık yayınlarından çıkan "Türkiyw'de İktidarı Yeniden Düşünmek" başlıklı derleme çalışmada Fırat Bozçalı bu noktayı vurguluyor.)
Kelimenin iki anlamı da aynı ölçüde geçerlidir: Hem Türkiye Kürtlerin sorunu üzerinden “idare” ediliyor, yönetiliyor; hem de sorun “idare ediliyor”, geçiştiriliyor... “Açılımın” emanet edildiği İçişleri Bakanı Atalay’ın “hiçbir şey söylemeyen” açıklamasında da bu “idare etme” stratejisi hakim... Ayrıca Atalay’ın “çözüm demokratikleşmedir” klişesini tekrarlaması heyecanlandırmamalı çünkü Kürt sorunu demokratikleşmeyle çözülmez, sorun çözüldükçe demokratikleşilir. (Bu konuda bkz. Demokratikleşme-Kürt sorunu )
Dolayısıyla makro durum şöyledir:
Çözüm ile çözümsüzlük arasına yerleştirilen bir hatta ilerleyen gelişmeler ile çatışma taşınabilir bir sınırda tutulurken; hem çözümsüzlüğün hem de çözümün sağlayacağı iktidar birikimleri-avantajlar sağlanmakta ve aynı zamanda çözümsüzlüğün ve çözümün sebep olacağı riskler-kayıplar-dezavantajlar da bertaraf edilmektedir. Yani ustaca bir “sınır tasarımıyla” maksimum kar elde edilen bir “yatırım” söz konusudur.
Çünkü tam anlamıyla demokratik bir çözüm, belli bir ölçüde iktidar kaybını ifade ederken; tam çözümsüzlük ise toplumsal ve uluslararası boyutlarda artık taşınamaz noktadadır. O halde kültürel ve ekonomik adımlarla meseleyi “idare etmek”, “çözüyormuş” gibi yapmak ve her iki durumun maliyetlerini indirerek getirilerini elde etmek en doğru stratejidir... Gündelik hayatın tüm fiillerinde “–miş gibi yapmakla” da bu amaçlanır zaten: maliyetleri-dezavantajları bertaraf etmek, getirilerini-avantajları elde etmek...
Bu çerçevedeki ufak kültürel “açılımlar” birer “yatırım enstrümanı” iken, bu “çözüyormuş gibi yapma” stratejisi çerçevesinde sorunu politikadan da koparmaktadırlar. Çünkü politik alan PKK’nın varlığını ve süreçteki rolünü-etkisini kabullenmekle beraber, ciddi bir yüzleşmeyi gerektirir ve maliyeti de yüksektir... O nedenle “–miş gibi yapma” stratejisi salt kültürel ve iktisadi adımlar üzerine inşa ediliyor. Çözümün reel zemini olan PKK’yı yaratan koşulların ortadan kaldırılması- Kürtlerin eşit ve özgür yurttaş olmaları önündeki engellerin bertaraf edilmesi, baskı ve inkar politikalarından vazgeçilmesi, faili meçhullerin aydınlatılması, kültürel ve iktisadi değil, politiktir. Ayrıca TRT Şeş’in, Kürdoloji bölümünün açılmasının ve (üç-beş köy ismini geçeceğini sanmadığımız) yer isimlerinin iadesinin zemini, bu politik olanın kabulü ve üzerine inşası ile mümkün. Aksi, iğreti duruyor olmasından öte; Kürtlere bunlarla yetinmeleri gerektiğini söyleyip, yetinmedikleri takdirde, bu açılımların çatışmaları daha da meşrulaştırma ve sosyal tepkilerini bastırma işlevi gördüğüdür...
Kürtlere neyle yetinmeleri gerektiğini söylemenin ötesinde daha feci olan, reel bir çözümü ima eden taleplerin “çözümü sabote edici olduğu” safsata söylemidir. Kürtçenin eğitim dili olması doğal talebi ve hakkının ifa edilmesinin nasıl bir çözümü sabote edeceği de, devletin-hükümetin ve ona endeksli düşünenlerin kafasındaki çözüm tasavvurunun tam da bizim iddiamıza denk düşen şekilde, “çözüyormuş gibi yapma” stratejisi çerçevesinde olduğunu gösteriyor. Onların kaygıları ve sabote edilmesinden korktukları, “yatırımlarının” gerçekleşmemesidir, fırsatlarının kaçmasıdır, kurumlar arasındaki uyumlarının bozulmasıdır...
Özetle, söz konusu “fırsat” ve “kurumlar arası uyum” bu “çözüm ile çözümsüzlük arasındaki ara alanla” ilintili. Nitekim bu “ara alandaki” çelişik performanslar “uyumlu” olmayı gerektirirken; bu ara alana yapılan yatırımı değerlendirmek de fırsatları görmeyi...
O nedenle önümüzdeki orta vade, çözüm söylentileri ve çatışmalarla geçen gel-gitlerden oluşacak. Bu kuşkusuz yıpratıcı ve sosyal gerilimleri de tetikleyici olacak.
31.07.2009
www.siyar.org
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
17/7/2009 - Asker hangi kışlaya dönerse, demokrasi olur?
Son dönemde yaşanan tartışmaların, gerilimlerin ana ekseninin askerin siyasi konumundan çekilip çekilmemesi olduğu gözleniyor. Asker tarafı ise “siyaset” yapmadığını ve sadece üniter ve laik devlet yapısı hakkında bazı hassasiyetleri olduğunu iddia ediyor. Bu durumda Kürt sorunu ve İslami kamusallık meselesi “siyaset-dışı” ilan edilirken, partiler arası günlük tartışmalara katılmamak da ordunun apolitikliğinin kanıtı olarak sunuluyor... Kürt ve laiklik sorunlarının gayet siyasi olduğu gerçeği bir yana, hangi konuların siyaset-dışı olduğunu tanzim etmek de oldukça siyasi bir tavırdır...
Bu iki konunun siyaset-dışılığı, ordunun öncülüğünü yaptığı Türk modernleşmesi projesi ile ilgilidir: Anadolu’yu Türkleştirmek; Türklüğü de laikleştirmek... Sosyolojik, iktisadi ve dış-küresel değişimlerle son 30 yılda bu proje çatırdamaktadır; “bastırılmış olanlar” gün yüzüne yeniden çıkmaktadır: Varlığı inkar edilen Kürtler, kamusal alana çıkışı engellenen dindarlar, bu topraklardan koparılmış ve yaşadıkları inkar edilen gayri-Müslimler, hakları gasp edilen Aleviler... Böylece tektip yurttaşlığın imkanı kalmamakta ve çoğul yurttaşlık talepleri yükselmektedir.
Yani siyaseti “laik Türklüğe” nakşetmek ve hapsetmek durumu, askeri vesayetin zeminidir. Fakat bu sosyolojik çoğullaşma, “laik Türklük” tanımı dışındakilerin siyasete girmesi-kamusal alana çıkması, askeri vesayetin son bulması için gerekli fakat yeterli bir koşul değildir. Askeri vesayetin son bulması, kışlanın da çoğullaşmasını, toplumu yansıtmasını gerektirir. Çünkü kışla bu projeye angaje şekilde “laik Türk” kaldıkça, bu hegemonyanın devamından vazgeçilmez.
Dolayısıyla “asker kışlasına dönsün” söylemi eksiktir. Zaten mevcut hali ile kışla, andıç, lahika vb. planlarla, söylemlerle toplumun kılcal damarlarına giren bir militarizm hedefi ile toplumu kışlaya çevirme niyetindedir ve vesayet rejiminin kendisi de askerin kışladan çıkmadan hükmetme kapasitesidir. O nedenle, demokrasi için askerin dönmesi gereken kışlanın, toplumsal çoğulluğu yansıtmasının yanı sıra, bu çoğulluğu sayesinde toplumu kendine benzetme-şekillendirme niyeti taşımayan bir kışla olması gerekiyor.
Bunun maddi koşulu ise Kürtlerin, Ermenilerin, dindarların, Rumların, Alevilerin, Çingenelerin, Yahudilerin kendi benlikleriyle var oldukları bir kışla olmasıdır. Çünkü ancak böyle çoğul bir kurumun bu kimliklerin özgür ve eşit yurttaşlık hallerinin kabullenme-kuşatma kapasitesi yüksek olur...
Dolayısıyla demokratik siyasi ve sosyal hareketlerin kışlayı bu çoğul yurttaşlık çerçevesinde dönüştürmeyi hedeflemesi de gerekmektedir... Çünkü askeri kışla-dışı ile ilgili kılan kışlanın mevcut halidir...
27.06.2009
www.siyar.org
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/7/2009 - Determinizm ve interkültürel küresel yurttaşlık
Lisede Tanrı’nın olup olmadığını tartıştığımız Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi hocası, bizi ikna etmek için olayların sebepler zincirini kurmuş ve ilk sebebin Allah olduğunu iddia etmişti. Hocamıza göre, O, “sebepsizdi” ve sebepsiz olduğu için ilk sebepti.
Elbette hocanın bu açılımı, “ilk sebebe” niye itaat edilmesi gerektiğini açıklamıyordu. Çünkü bu önermeden gidersek, hiyerarşideki her sebebe konumuyla orantılı ölçüde itaat etmek gerekirdi. Özü aslında “sebepsiz bir aşk” ve ölümden sonrasına dair “söz” olan dinin bu türden pozitivist-materyalist rasyonalizasyonu, hocanın tedrisatından geçtiği Kemalist ilahiyat eğitiminden, Diyanet’in konumundan bağımsız değil... (Örneğin Diyanet’in Ramazan ayında “Oruç beden sağlığına faydalıdır” propagandası yapması bu anlayışın bir tezahürü. Bu bir bakıma, son dönem kapitalist bio-politikalarından olan fitness furyasıyla da örtüşüyor.)
Fakat mesele Türkiye ile sınırlı olmadığından ve hocanın bu nedenselci (determinist) önermesi dünya çapında dindar pozisyonların birçoğunu kuşattığından hocanın açıklaması salt Kemalizmle ilgili değil. Kemalizmin bir kopyası olduğu modernizm ile ilgili... Modernizmin hakim olduğu mekan ve zamanlarda dindarlar da buna adapte olarak var olmak için böyle rasyonelleştirmelerden uzak duramıyorlar. Nihayetinde modernizmin kilit hedeflerinden biri de, dini (en azından kamusal alandan) silmekti. Ayrıca eklenmeli ki, determinizm din ile de ciddi ölçüde çelişir. Çünkü determinizm özünde geleceğin bilinebileceğini ve tasarlanabileceğini varsayar fakat dinin sadece Tanrı’nın bildiği “kader” ve “her an ölebilirim” anlayışı buna terstir.
Fakat hem modernizmin sosyal pratik alandaki çöküşü, kendisiyle çelişen sonuçları hem de kurumlarının risk bertaraf edemezliği ‘bastırılmış’ olan dinin geri dönüşünü tetikledi. Ancak daha ötesinde, modernizmin kendisini dayanarak meşrulaştırdığı bilim alanındaki gelişmeler, bu gelişmelerle paralel yürüyen türev olarak bilgi felsefesindeki paradigma kaymaları determinizmi ciddi ölçüde sarstı ve Kant haklı çıktı: Sebep-sonuç kategorileri zihnimizin dış dünyayı anlamak için kullandığı öznel araçlardandır. Peşi sıra tekrarlanan olaylar arasında gerçekten sebep-sonuç ilişkisi olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz. Dış dünyayı zihnimizce çarpıtarak algılarız ve sosyal birliktelik öznelliklerimizi ortaklaştırmakla, karşılıklı öğrenme süreçleriyle mümkün...
Bu zihin dünyası içinde, yapısalcılığın yerine post-yapısalcılık, determinizmin yerine olasılıkçı bakış, kesinlikçiliğin yerine bilinemezcilik, tektip- kendine yeten- bilen atomist “bireyin” yerine “öğrenen” çoğul “şahıs”, ( bkz
) püritenliğin yerine melezlik, hiyerarşik kapalı örgütlerin yerine dağınık ağ örgütlenmeleri, ütopyacı-makro siyasetlerin yerine mikro-yeni sosyal hareketler yükseldi...
Pozisyonu, kimliği ve söylemleriyle Obama ve başkanlığa gelmesi böyle bir dünyanın ürünü... Bu dünya, monist ulus-devletin tektip yurttaşlığının yerine küresel interkültürel (kültürlerarası) yurttaşlığın öne çıktığı; “herkesin kendi kaderini tayin ettiği” değil, kaderlerin-geleceğin “birlikte” arandığı bir dünya. O yüzden Obama Mısır’da oryantalizmin temel aksiyomu olan “Doğu’nun medeniyetsiz olduğu” iddiasını tersliyor, Batı’yı yüzleştiriyor ve bu sayede uzlaşmayı öne çıkarıyor. Bunu yaparken, interkültürelliği- ara alanları, melezlikleri, geçişleri, karşılıklı öğrenmeleri vurguluyor, sınırları muğlaklaştırıyor. Çünkü uzlaşma etkileşimi, çoğulluğu ve ‘bilmemeyi’ şart koşar...
15.06.2009
www.siyar.org
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/7/2009 - Sınıf ve kimliğin direniş “çokluğunun” öncüsü kadın
Ulus içi ve uluslararası göçlerin sonucuyla ve ulus –devletin kriziyle farklılıkların bir arada yaşaması sorununun dünyanın birinci gündeme taşındığı postmodern zamanlarda kimlik sorunlarını konuşmaya odaklanırken sınıf, yoksulluk-sömürü meselesi gündemimize girmiyor. Tuzlada’ki işçi ölümleri ve onların çalışma ve yaşam koşulları -yine onları da kesen- Kürt sorunu ve başörtüsü yasağı kadar ilgimizi çekmiyor. Bundan öncesinde ise kimlik sorunları aynı kaderi paylaşıyordu. O zamanlarda da kimlik-kültür problemlerinin sosyalist devrimle kendiliğinden çözüleceği varsayılıyordu. Kadın veya Kürt, bu sorunlarını unutarak önce sınıf mücadelesinin taşıyıcısı olmak durumundaydı. Şimdi ise kadınların ve/ya Kürtlerin vs. sınıfsal konumları ıskalanıyor. (Bu yazı, bu noktada kendi eksiğimin giderilmesi çabası olarak da okunmalıdır.)
Örneğin Genelkurmay’ın Gülen cemaati ile çatışması –haklı olarak- önemli bir demokrasi problemi olarak tartışılırken, karşıt konumlanışla cemaatin idealize edilip demokrasi unsuru olarak lanse edilmesinden öte, işçilerin sendika üyesi oldukları için işten kovulmaları dert edilmiyor. Bu, kuşkusuz demokrasinin iktisattan arındırılmasından, demokrasinin/yurttaşlığın iktisadi boyutunun bastırılmasından ileri geliyor.
Bu noktada üç yaklaşım mümkün olabilir. Birincisi liberal-çokkültürcü zihniyete içkin bir bakışla, kimlik ve iktisat-sınıf meselelerini ayrı, bağımsız kategoriler olarak ele almak ve onlarla tek tek ilgilenmek. İkincisi otoriter zihniyet içerisinden birini diğerine indirgemek... Üçüncüsü ise bunlar arasındaki bağlantıları, geçişgenlikleri görmek ve böylece birleştirmek...
Bu üçüncü yaklaşım ise şöyle bir aksiyomdan hareket edildiği vakit mümkün: Sınıf ilişkileri sınıfın ötesine taşındı. Transclassical (sınıf-ötesi) diyebileceğimiz bu durumda sınıflar birbirleriyle sadece sınıf ilişkileri kurmuyorlar. Ayrıca sınıf ilişkileri de sadece sınıflar arasında tecelli etmiyor. Başka bir ifadeyle, sınıflara sınıf-dışı tekniklerle-teknolojilerle tahakküm edilirken; sınıf-dışı aktörlere de sınıfsal tekniklerle uygulanan tahakkümler de söz konusudur. Çünkü, "kapitalizm, emek gücü arasında, emeğin değerini düşürmek için ırkçı ve cinsiyetçi ayrımlar-tabakalaşmalar üretmekten geri durmaz." (Wallerstein & Balibar, Irk-Ulus-Sınıf, Metis Yay.) Bu durumların arka planında sömürünün fabrika duvarlarını aşıp kol emeğinin ötesine geçmesi yatmaktadır. Negri bunu “fabrika işçisinden toplumsal işçiye geçiş” olarak tarif ediyor. (Yıkıcı Politika, Otonom Yay.)
Bunun sosyo-politik düzlemdeki yansıması, çoklu sömürü hiyerarşisi içindeki “intersınıfsallık” (sınıflararasılık) durumudur. Çok küçük bir azınlık sadece sömürürken ve yine %10-15 civarında bir kesim sadece sömürülürken; dağınık sömürü ağları çerçevesinde toplumun büyük bir kesimi bir başkasını sömürmesine karşılık aynı anda başkası tarafından sömürülüyor olduğundan, sömürü meselesi –çoğunluk adapte olduğundan- politik alanda tartışma konusu olmuyor. Dolayısıyla sömürü miktarını-pazarlıkları belirleyen faktörler olarak statü, prestij gibi unsurlar politik fay hatlarını daha fazla belirliyor. Böyle bir dünyada farklı sınıflar birbirleriyle kimlik ilişkileri de kurarken, kimlik kategorileri arasında da sınıfsal ilişkiler tecelli ediyor. Bu çapraz ilişkilerin çarpışmasıyla statü ve prestijler yeniden üretiliyor, sürekli farklılaşıyor...
Örneğin başörtüsü özgürlüğüne karşı çıkıştaki sınıfsal eşitlenmeme isteğinde olduğu gibi belli alt yaşam ve çalışma koşullarına belli kimliklerin hapsolması, İstanbul ve Anadolu burjuvazileri arasındaki çatışmalar ve göçebe işçiler ile yerli işçiler arasındaki gerilimler, bu sınıf ile kimliğin iç içe geçmesinin somut örnekleridir.
Kaç zamandır hem sınıfları kendi içlerinde bölen, hem de farklı sınıflar içerisindeki grupları bir araya getiren bir kimlik siyaseti var. Kapalı kimlik yapıları olarak cemaatler ise, hem kendi içindeki sınıfsal hiyerarşiyi örtmesi hem de sömürü düzeninden daha fazla pay kapma veya “piyasaya karşı korunma aracı olması” (Touraine) bakımından sınıf-kimlik ilişkisi noktasında önemlidir.
Aynı zamanda cemaatler sömürü mücadelesinde handikap niteliği taşımaktadır. Fakat bu, cemaat içi ilişkilerin sınıfsal dili-kapasiteyi ve bilinci törpülenmesinden ziyade; kapitalizme karşı daha sonuç alıcı olan- kapitalizm içi mücadele alanı olarak- yurttaşlığı törpülemesinden ileri gelir. Tarihte de “kapitalizme karşı başarılar sınıf söylemini değil haklar söylemini edindiğinde başarılı olabilmişlerdir.” (Demokrasi ve Kapitalizm; H. Gintis, S. Bowles, Ayrıntı Yay.) Çünkü açık ki, sınıfsal dil ve bilinç meseleyi kapitalizmin “yutarak genişlediği dışarıya” taşırırken; yurttaşlık diline tercüme edildiği vakit içerden daha etkili direnişler örgütlemek mümkündür. Hem kapitalizmin günümüzde bir “dışarısı” bırakmadığı, her yeri içerlediği (İmparatorluk; Negri & Hardt, Ayrıntı Yay.), hem de Gramsci’nin “hegemonya” analizi düşünüldüğünde; hegemonyayı ancak içerden kırmanın, direniş alanını kitleler ve normlar bazında geniş tutmanın mümkün olacağı görülecektir. Nitekim mevcut normları sorunsallaştırmak ve yerine yenilerini idame etmek, “başkalarını” yanına alan bir demokrasi-hak mücadelesi ile mümkün. Bu, tüm ezilenlerin- “toplumsal işçilerin”- birlikteliğine, “çokluğa” (Negri) işaret eder... Özgürlük ve eşitliğin kurumsallığı olarak yurttaşlık, “çokluğun” ortak zeminidir. Zaten sınıfsal mücadele ve başarılar da (daha fazla) yurttaşlaşmaya götürmüştür... Kritik husus, demokrasi ile iktisadı yeniden birleştirmek; iktisadi kararların siyasetini yapmak... Çünkü mevcut salt kimlik temelli dağınık toplumsal hareketler sistemin değişimini zorlayacak nitelikte değiller.
Fakat karşımızda bu “çokluğun” öncülüğü gibi bir problem var... Erol Katırcıoğlu Taraf’taki köşesinde iki yazıda bunun üzerinde durdu; "illa da emeğin öncü olmaması gerektiğini " savundu. Bizce emek ve kimlik eksenlerinin en sert kesiştiği-birleştiği özne olarak kadın hareketi, “çokluğun” öncüsü olabilir ve olmalıdır. Çünkü “toplumun en derinlerine indiği ve geri çevrilemez olduğu için en devrimci hareket, son 20 yılda yükselen kadın hareketidir.” (M. Castells) Direnişlerin en sert kesişen yerde ortaklaşmasının yüksek imkanı ve verimliliğinin yanı sıra, mülkiyet ve tahakkümün erkeklikle olan ilgisi de kadının öncülüğünü destekler... Mülkiyet ve tahakküm, “üretim” faaliyetinde billurlaştığından “üretimi aşan” yaratıcı-kafa emeği temelli bir bilgi ekonomisinin öncül temelleri de feminist devrimden azade değildir. Potlaç, ilkel toplumlar, üretimin başlaması-yerleşiklik ve aile üzerinden antropolojik bakış da bu noktayı destekler. Hepsinden öte kadın-erkek eşitliğini, kadının özgürleşmesini içermeyen bir yurttaşlık / “çokluk”, eksik ve zararlıdır... Çünkü en derin ve içselleştirilmiş eşitsizlik/tahakküm ilişkisi, erkek egemenliktir... Yani aslında altyapı “erkekliktir”...
23.05.2009
www.siyar.org
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/5/2009 - Bilgi toplumunun yaratıcı yurttaşlarına “Vatandaşlık Gelir
Bir önceki yazıda içinde olduğumuz küresel finans krizinin yaratıcılık temelli bilgi ekonomisinin önünü açma ihtimalini içinde barındırdığından bahsetmiş; bunu da burjuva gibi hissettiren kredi kartlarının akibetine bağlamıştık. Geçtiğimiz günlerde ilan edilen rakamlar bizi doğruluyor: Kredi kartı kullanımı geçtiğimiz yılın ilk çeyreğine göre %14 arttı. Fakat bu artış açık ki, kriz ortamında nakit-gelir yokluğundan dolayı temel ihtiyaçları gidermeye yönelik. Dolayısıyla kredi kartı artık burjuva gibi hissettirmiyor; tam tersine yoksulluk içinde kaçamak bir çare olarak görülüyor... Çünkü kredi kartı ile alınanların başında temel gıda ihtiyaçları geliyor; eğlence ve lüks tüketim değil... Kredi kartı reklamlarını da artık ekranlarda görmek mümkün değil. Reklam verilmediğine göre, reklamların işlevsiz olacağını görüyorlardır. Pişkin olmamakla ilgili değil yani. Reklamlar işlevsiz ise, demek ki, “sanal burjuva olma” hikayesi de sarsılmış, eskisi kadar kimse kendini burjuva sanmamaktadır. En önemli göstergeyi yaz aylarında turizm sektöründe göreceğiz. Yeni-orta sınıfın tatil eğilimindeki değişim bize önemli ipuçları sunacak...
Ama şimdilik üretimi artırmak için tüketimi canlandırmayı hedefleyen devasa fiyat indirimlerine ve teşviklere rağmen tüketimin artmıyor olması da önemli bir gösterge. Bu da öncelikle piyasa mantığının temel aksiyomu olan “arz-talep-fiyat” formülasyonunun doğru olmadığını ve kapitalizmin sebep olduğu krizlere kapitalizm-içi bakışın çare olmadığını gösteriyor. O nedenle eğer derdimiz sermaye değil de, insanlar ise piyasa mantığının dışından bakmak durumundayız. Çünkü “piyasa insan için” değil, “insan piyasa için” noktasında olduğumuzdan piyasa ile insanın çıkarları örtüşmüyor.
Bu noktada hem insanı piyasaya ve çalışmaya-iş’e, tüketimciliğe karşı güçlendirecek-özne kılacak, özgürleştirecek, hem de bir önceki yazıda ifade ettiğimiz faşist negatif enerjinin yaratıcı pozitif enerjiye idamesini sağlayacak bir enstrüman olarak, Ayşe Buğra’nın gündemimize soktuğu, “Vatandaşlık Geliri” uygulamasını düşünmek gerekiyor.
Daha önce DTP, AK Parti Diyarbakır milletvekili Aziz Akgül ve yerel seçim döneminde CHP İstanbul adayı Kemal Kılıçdaroğlu benzer tekliflerde bulundular. Fakat onların öngörüleri sadece yoksullara yönelik 600 TL ile sınırlı bir uygulamayı içeriyordu. Oysa “Vatandaşlık Geliri” çok farklı bir uygulama. Ayrımsız tüm yurttaşlara temel ihtiyaçlarını karşılayabileceği şekilde bir vatandaşlık hakkı olarak verilecek aylık ücretin finansmanının imkansızlığını iddia edenler, gerçeği saklayarak ya militarizmin ya finans kapitalin yada ikisinin birden savunuculuğunu yapıyorlardır... Çünkü 2009 bütçesi giderlerinde faize ve askeri harcamalara ayrılan payların sadece yüzde 50’si ile 18 yaş üstü tüm yurttaşlara aylık 900 TL vatandaşlık gelirinin verilmesi mümkün. Yüzde 66’sı ile de 1200 TL, tamamıyla da 1800 TL...
Herkesin 900 TL aldığı bir durumda hiçbir hane yoksulluk sınırının altında olmayacak. Çünkü tek kişinin çalıştığı 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 1200 TL civarında. Anne ve babanın toplam maaşları 1800 TL olursa yoksulluk sınırının üzerinde bir gelirleri olacaktır. Ülke nüfusunun yüzde 20’sinin yoksulluk sınırı altında olduğunu ve tüm dünya çalışanlarının günde 1 doların altında kazandığını düşündüğümüzde bu rakamların ne kadar önemli ve hayati olduğu daha rahat anlaşılır.
Bunun yanı sıra insanlar bu gelirleri sayesinde isterlerse “çalışmayabilirler”. Böylece hem çalışmanın bir zorunluluk olmaktan çıkmasıyla hayat iş’ten bağımsızlaşıp işsizlik etrafında yeniden örgütlenebilir, yaratıcılığın önündeki maddi engeller kalkar, hem de bu sayede insanlara “iş makinesi” gibi bakmak ortadan kaldırılır... Tıpkı devletin ve sermayenin olmadığı ilkel toplumlardaki gibi, insanlar keyif aldığı alanda günde üç dört saat çalışarak, günün diğer kısmında keyif aldığı sosyal aktivitelere katılabilir. Böylece işsizlik ve başarısızlık etmenleriyle harekete geçen faşizm güdümleyicisi negatif enerjinin yerine yaratıcılığı güdümleyen, iş’te bastırılan pozitif enerji nükseder...
Öte yandan insanlar çalışmak zorunda olmadıklarından ve işsizlik de korkutulacak bir koz olamayacağından sermaye de çalışma koşullarını iyileştirmek ve maaşları artırmak zorunda kalır ve artı-değer oranları düşer. Bu düşüş de daha adil bir gelir bölüşümü demek olacaktır... Zaten faiz giderleri ve askeri harcamalardan kısıp yurttaşlara aktarmak da adil bölüşümün ilk adımıydı çünkü iki kalem de sermaye yoğunlaşması sürecinin önemli parçalarıdır.
Ayrıca çok iyi biliyoruz ki, adil bölüşüm sağlandığı takdirde insanlık günde 3 saatlik çalışmayla şuanda da geçinebilir. Dolayısıyla 3 saatten sonrası sermayenin bitmek bilmeyen açgözlülüğünün tatmini için... Vatandaşlık geliriyle sermayenin bu baskısı karşısında güçlü bir “direniş odağı” yaratılmış olacak ve sermayenin aşırı birikim rejimine ket vurulacaktır.
Vatandaşlık geliri uygulaması, bu gibi daha önemli olan ahlaki yönlerinin yanı sıra üretim sürecinde kol emeğinin yerinin teknolojik robotlaşmanın almasıyla düşecek olan istihdam imkanlarıyla beraber düşününce de anlamlı ve gerekli. İstihdam oranlarında kol emeğinin payı düşüyor ve kafa emeğinin oranı artıyor. O nedenle iş’i hayatın merkezi olmaktan çıkarmak gerekiyor ki, işsizlik bir ‘felaket’ olmasın- bilinçli bir tercih olabilsin- ve kol emeği serbest kaldığında nüksedecek olan kafa emeği de daha özgür var olabilsin, yaratabilsin... Vatandaşlık Geliri bunun için önemli bir araç...
Unutulan-bastırılan “eşitliği” somutlaştıran Vatandaşlık Geliri’nin kafa emeği temelli bilgi ekonomisiyle bağlandığı en kritik nokta ise şurası:
Kafa emeği sadece “beyaz yakalılara” has değildir. Fabrika dışında da geniş bir yelpaze var: Yazar, sanatçı, akademisyen, gazeteci, tasarımcı, danışman, editör, doktor, avukat, mimar, araştırmacı, tercüman... Ve bilgi de bir takas nesnesi değildir- olamaz, çünkü “bilginin değeri ona sahip olunana kadar bilinemez” (J. O’Neill, “Piyasa, Etik, Bilgi ve Politika”, Ayrıntı Yay, sf. 244) ve edindikten sonra da geri iadesi mümkün değildir. Ayrıca bilgi kullanıldıkça tükenmez, aksine çoğalır, yeniden yaratılır... Yani kıt değildir ve ölçülemez. Kafa emekçisinin ‘itibar edinmesi’, eserinin sosyal dolaşımına-paylaşmaya endeksli olduğundan ve bilgi de kamusal olduğundan, kafa emekçisinin özgür çalışmasını sağlamakla beraber geçimini sağlayacak olan, Vatandaşlık Geliri’dir. (bkz. Fikir Mülkiyetine Hayır, Korsana Evet! ) Topluma katılımı sağlayan bir paylaşım mekanizması olarak Vatandaşlık Geliri, kafa emekçisinin topluma “armağan” olarak sunduğu eserlerinin “toplumsal karşı-armağanıdır” bir bakıma. Çünkü yaratıcılık verdiğinin tam ‘ölçülmüş’ karşı-değerini beklememeyi gerektirir. Yaratıcılık temelli bir ekonominin üzerinde geliştiği değer, “fayda değer” değil, “armağan değeri”dir.
Dolayısıyla Vatandaşlık geliri, toplumun “sadece iktisadi çıkarları peşinde koşan rasyonel bireyler koleksiyonu” olan iktisat toplumu olmaktan çıkmasını sağlar. Özetle Vatandaşlık Geliri ile temel ihtiyaçlarını garantiye alan insanlar pek ala keyif aldıkları alanlarda yarattıklarıyla topluma eserlerini “armağan” edebilirler. O durumda kredi kartları ne yoksulların temel ihtiyaçlarını gidermek için başvurdukları geçici kaçamak çözümü olacak, ne de yeni-orta sınıfların kendilerine “burjuva örtüleri” aldıkları bir araç...
Dolayısıyla Vatandaşlık Geliri uygulaması, hem yoksullukla mücadelede hem de kapitalizmin ve iktisat toplumunun yaratıcı bilgi ekonomisine doğru içerden dönüşümünün mücadelesinde kritik bir konumda. Fakat açık ki, bütçe kalemlerinde askeri ve faiz giderlerinin indirilip bu paranın Vatandaşlık Gelirine aktarılması çok ciddi sert bir mücadeleyi gerektiriyor. Açık olan bir diğer nokta, yoksullukla ve kapitalizmle derdi olmayan, vatandaşlığın ve demokrasinin iktisadi boyutunu ıskalayıp onu sadece kimliklere indirgeyen liberal-demokratların bu mücadele içinde olmayacaklarıdır. Onlarla beraber bu mücadele olmayacak olan bir diğer kesim ise, ekonomist bakışa ve sanayi ekonomisi paradigmasına takılıp kalmış olan sol gruplar...
***
Bugün 1 Mayıs ve 31 yıl sonra tekrar Taksim’e DİSK ve KESK öncülüğünde çıkmış bulunuyoruz. Her ne kadar meydan dışında girişine izin verilmeyen diğer gruplarla polis arasında çatışmalar yaşansa da 5 bin kişinin meydana çıkması ve 77 katliam mağdurlarını anabilmesi ve yürütülen mücadelede başarıya ulaşılması önemlidir. Yıllar sonra resmi tatil olarak kutladığımız 1 Mayıs İşçi Bayramı kutlu olsun…
01.05.2009
www.siyar.org
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/5/2009 - Kriz, kapitalizm ve yaratıcılık
Ömer Laçiner Birikim dergisinin Ekim 2008 sayısındaki “Kapitalizmin krizi: İmkanlar, ihtimaller” başlıklı yazısında kriz anlarında ortaya çıktığını söylediği iki ‘enerji’ türü arasında önemli bir ayrım yapıyor. Negatif diyebileceğimiz ilk enerji türü, işsizlik kaygısı ve korkusuyla gelişen öfkenin, etnisite-milliyet-din-cinsiyet gibi doğal niteliklere gömülmeyle beraber faşizme zemin oluşturuyor. Pozitif diyebileceğimiz ikinci tür ise, ‘normal’ dönemde “iş” süreçleri içinde bastırılmış olan yaratıcılık potansiyellerinin kriz anlarında açığa çıkanı... Laçiner, büyük eserlerin, buluşların kriz zamanlarında çıkmasını buna bağlıyor ve krizden devrim çıkarmak isteyen solun ilk yapması gerekenin ilk enerji türünü ikincisine dönüştürme ve bunun içinde “iş” hakkında ekonomist bakışı değiştirerek-kendinde devrim yaparak başka bakmaya başlamak olduğunu söylüyor.
Bu konudaki paralel bir diğer çalışma, Benjamin Barber’ın “Ruh Devrimi” başlıklı yazısı... Barber kısaca, kapitalizmin sonu gelmedi ama hayatla, demokrasiyle, kültürle başka bağlar kuran bir kapitalizm için yaratıcılığı merkeze alan-imkan veren bir kapitalizm hakkında yeniden düşünmenin gerekli olduğunu söylüyor.
Üç sene önceki armağanlaşma, bilgi ekonomisi, Çingeleneşme, hayatı işsizlik üzerinden örgütleme hakkındaki yazılarımızda (1 ,2 ,3 ,4 ,5 ) kabaca ve acemice bu konuları “teğet” geçmiştik. Maalesef kısmi demokratikleşme sürecine karşı statükonun ortaya koyduğu dirençlerle gelişen milliyetçilik, laikçilik, asker-sivil gerilimi, darbe girişimleri, e-muhtıralar, Kürt meselesinde tekrar çatışmaya dönülmesi gibi olumsuz gelişmeler bu meseleleri askıya almamıza sebep oldu. Şimdi ‘burjuva olmayanların kendilerini burjuva gibi hissetmeleri’ üzerine oturan sanal tüketimci finans kapitalizminin krizi sonrasında yukarıda andığımız iki yazının tahrikiyle bu konulara geri dönmek ‘farz’ oldu.
Sonda söylenecek olanı baştan söyleyecek olursak; aslında bu kriz kafa emeği-yaratıcılık temelli bilgi ekonomisinin önünü açan bir etkiye sahip...
İki nedeni var bunun... Birincisi tüketimci kapitalizm, boş zamanı gasp eden- arzuları dürterek kontrol eden, sömürüyü çalışma ve fabrika dışına da çıkartıp boş zamanda da işleten bir mekanizma. Kamusal ihtiyaçlar dahil tüm boş zaman aktiviteleri tüketim içinden yeniden kurgulanıyor-ona endeksleniyor, tüketim nesnesi haline getiriliyor. (bkz. Tüketim toplumunun sonu ) Fakat yaratıcılık daha çok “boş zamanla” ilgilidir. Disipline edilen, yabancılatılmış çalışmanın-işin dışındaki zamanda geliştirilir. Tüketimci kapitalizmin boş zamanı da disipline etmesiyle, gasp etmesiyle de yaratıcılık kısıtlanmakta, tahrif edilmekte. Örneğin sanat faaliyetlerinin galerilerle ve patentlemelerle kapitalist mantık içine sokulması sürecindeki derinleşme de bu kapsamdadır. Şimdi kredi kartlarıyla olmayan parayı harcatarak ve future piyasalar (Olmayan pirincin olmayan parayla alınıp satıldığı bir sistem), hedge fonlar gibi türev enstürümanlarla kimilerinde sanal refah ve sanal-burjuvazi hissi uyandıran, bununla var olan tüketimci kapitalizmin krizi, boş zamanın özgürleşmesinin, boş zaman üzerindeki gasp ve disiplin teknolojilerinin kırılmasının önünü açabilir. Yani Laçiner'in bahsettiği "ikinci enerji türü" daha belirleyici olabilir...
İkinci neden: Bu sanal, "kendini burjuva sanma" durumu pek tabii ki ağırlıklı olarak kafa emeğine endeksli hizmet sektöründe yuvalanmış, beyaz yakalı yeni-orta sınıflar için geçerli. Bu yeni-orta sınıfların siyasi, kültürel davranış kodlarına dair sosyolojik çalışmalar da (örneğin Ali Şimşek, Yeni orta sınıf, L&M Yay.,) kanımca bu kesimin burjuva gibi mülkiyet araçlarına sahip olmamasına rağmen boş zamanlarını burjuva gibi yaşamasının- onun gibi olduğu hissinin ve bunun gerçek olmaması nedeniyle gelişen ikircikli-şizofren gerilimlerin dışavurumunu ortaya koyuyor. Ayrıca bu grup, daha alt sınıflara da “işyerinde işçi de olsan dışarıda burjuva olunabilir” mesajını da taşımakta. Daha doğrusu üretim ilişkilerindeki eşitsizliklerin üzerini tüketim esnasında örtmeyi sağlıyor bu sınıf grubu. Baudrillard’ın “sanallık gerçeğin önüne geçti” iddiasının sınıfsal arka planını burası oluşturuyor. Şimdi bu krizle bu örtü yırtılabilir, bu mesajın içinin ne kadar boş olduğu anlaşılabilir; gerçeklik sanallığın önüne tekrar geçebilir. Çünkü son krizin patladığı mortgage piyasası, hem insanları geri ödeyemeyecekleri borçlanmalara itmişti hem de ev sahiplerinin evlerinin fiyatlarının- borsadaki değerlerinin aşırı şişmesine güvenerek zenginleştiklerine inandırmıştı ve şimdi onlar paralarını geri istedikleri için mortgage ve diğer finans kuruluşları batıyorlar. Paralarını geri istemeleri, bu yapıya- sanallığa itirazın da taşıyıcısı... Bu sanallığın kafa emeğini kıstıran niteliği nedeniyle bu itiraz da kafa emeğinin özgürleşmesinin taşıyıcılarından olabilir...
Sanal burjuva hallerinin çöktüğü, boş zamanı gasp eden teknolojilerin kırıldığı bir durumda özgürleşmiş kafa emeği; iş’le, boş zamanla ve kendisiyle başka, yeni ilişkiler kurma imkanına daha çok sahip olabilir.
Çünkü bu tarihten sonra, bu teknoloji imkanlarıyla kafa emeği tarihin gerisine geri dönemez. Yani yeniden istihdamın %60-80’inin kol emeğine endekslendiği ağır sanayi dönemine geri gidilemez. Bu kriz nedeniyle de boş zamanın gaspı-finansal piyasalar-kredi kartı teknikleriyle tekrardan kafa emeğini aynı şekilde- onu burjuva gibi hissettirerek kontrol altına almak da mümkün değil...
O halde eğer Laçiner’in bahsettiği negatif enerjiyi pozitif enerjiye idame ettirecek şekilde gerekli bağlar kurulursa yaratıcılığın merkeze alındığı bir iktisadi örgünün kurulması sağlanabilir.
Bir diğer önemli husus, kafa emeğinin kol emeğine içkin nitelikleri nazarıyla iş’i-çalışmayı nispeten daha çok sorunsallaştırabilme potansiyelini taşıdığıdır. Çünkü kafa, kola nazaran daha az iktisadi güdülenmiştir. Mesele kapitalizmce iktisadi kılınmış, mantığı içerisine hapsedilerek iğdiş edilmiş kafa emeğinin bundan kurtulmasıdır.
Yaratıcılığın merkezde olduğu bir iktisat ise katılımcı olmak durumunda. Çünkü yaratıcılık bireysellikle değil, farklılaşmalara endeksli çoğul toplumsallıkla ilgilidir ve çoğul toplumsallık da katılımcılıkla somutlaşır. O yüzden işyerini “iş” yeri olmaktan çıkaracak, gündelik-mikro siyasetin alanına çevirecek, bunun için de kurum kararlarına çalışanların katılımını sağlayacak yeni imkanları düşünmek gerek...
12.04.2009
www.siyar.org
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/5/2009 - Şahıslaşma: Belirsiz gelecek ve özne-yüklem uyumsuzluğu
Modernist tasavvurda birey, kendi kaderini tayin eden, kararlı, rasyonel, atomize bir entitedir. Atomizedir, çünkü “başkasının kaderini etkilemediğini, başkasının da kendi kaderini etkilememesi gerektiğini; doğrularının kendisine yettiğini varsayar. Özgürlüğü başkasınınkinin bittiği yerde başlar.” (Mahçupyan, Bir Demokratın Gündemi, 50) Kararlıdır, çünkü geleceği bilebildiğini varsayar. Rasyoneldir, çünkü “eylemlerini ve farklı çıkarlarını uyumlaştırmaya” (Bayramoğlu, Çağdaşlık Hurafe Kaldırmaz, 60) çalışır. Dolayısıyla ‘modern özne’ ile eylemleri-yüklemleri kurgusal bir ‘uyum’ içerisindedir. Bu kurgusallık, modernizmin zaman algısı hasebiyledir. Geleceğin bilinebildiği varsayımı, bu varsayım üzerinden hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaya göre dizayn edilen biyo-politika, bu bio-politikaların uygulayıcısı risk-karşıtı modern kurumlar (tıp, eğitim, ordu vs.) ve bu kurumlara tabiyet; bireyin şimdiki pozisyonlarının-eylemlerinin, (büyük yada küçük) ütopyalar üzerinden tanımlanmasına imkan vermiştir. Böylece şimdiki zaman gelecek bilgisi üzerinden şekillenir oluyor. Yani modern birey, kendisini bireyselleştiren, öğüten modern kurumlar sayesinde geleceği bilebileceği ve tasarlayabileceği noktasındadır. Çünkü Foucault’nun da ortaya koyduğu gibi, bireyselleşme hikayesi, bilgi üretim-disiplin merkezleri olarak modern kurumlarla başlar.
Fakat ne zamanki “modernitenin kriziyle kurumlar riskleri bertaraf edemez” (Beck), daha doğrusu “sorunları çözemediğinin -daha da derinleştirdiğinin”, (İllich), “çözmektense iktidarını işletmek niyetinde olduğunun” (Foucault) üzerini örtemez oldu; geleceğin belirsizliği de örtbas edilemez oldu; ütopyalar çöktü… Kurumların risk bertaraf edememesiyle modern birey, kendisiyle yetinemez olduğu, aslında kendisini yalnızlaştıran kurumlarla ayakta durduğu gerçeğiyle yüzleşti. Bu durumda kendisini daha da şiddetli hissettiren bir kimlik-çıkar gerilimi vuku buldu. Çünkü stabilize, püriten, tekil bir kimlik ve öngörülebilir çıkarlar kurum olmadan pek mümkün değil... Artık karşılaşmalarla çoğullaşmak zorunda kalan, dalgalı-kriz halinde, göçebe bir kimlik ve garanti edilemeyen çıkarlar silsilesi söz konusudur. Bu da, başka değer sistemleri içinde gezmeyi, “fayda ve değer çoklaşmasını” (Bayramoğlu, sf.66); oralardan beslenmeyi ve çatışmayı tetiklemekte; uyumu pek mümkün kılmamakta, alternatif uyumları taşımaktadır... Çünkü bu süreç, içerisinde alternatif kurumları da barındırmaktadır: Alternatif tıp, alternatif okullar, alternatif güvenlik şirketleri, medya organları vs...
Fayda ve değer çoklaşması ve başka değer sistemleri içinde gezinme, yüklemleriyle uyumlu bir özne olan ve cümleleri de özne-yüklem uyumuna dikkat eden, kendinden emin, gelecek zamana odaklı bireyin yerine, “Türk Dil Kurumu’na inat bir Türkçeyle” (Yılmaz Erdoğan) özne-yüklem uyumu olmayan cümleler kuran, kendisi de yüklemleriyle ‘modern iktidar rejimlerince’ uyumlu addedilene uymayan-çelişkili, şimdiki zamana odaklı özneleşme olarak şahıslaşmayı beraberinde getirmektedir. Çünkü geleceğin bilinemezliği, bireyin kendi doğrusuyla bir ütopyaya sabitlenmesine, “rasyonel atomizeliğine” meydan okurken; kendinden emin olmayan, emin olmadığı için “bilmiyorum, dolayısıyla başkasına muhtacım” diyen, muhtaç olduğu için de etkileşen melezliği öne çıkartmaktadır.
Melezleşmeler, fayda-değer çoklaşmaları, göçebelik; içerisi-dışarısı ayrımının ortadan kalkmasından bağımsız değil: “İçerisi ve dışarısı arasındaki modern diyalektiğin yerini bir oranlar ve yoğunlaşmalar, melezlik ve yapaylık oyunu almıştır.” (Negri&Hardt, İmparatorluk, 202). İmparatorluk çağında dışarısının olmamasını Negri ve Hardt, kamusal mekanların özelleştirilmesine ve kapitalizmin her yeri içselleştirmesine bağlasa da; kanaatimizce melezleşmeler ve göçebelik bağlamlarında daha etkili sebep, kurumların risk bertaraf edemezliğidir. Çünkü kurumlar hem risklerin bertaraf edilmesiyle dışarısının içselleştirilmesi (medenileştirme-ehlileştirme) işlevi görürler, hem dışarısı ile içerisi arasında koordinasyonu sağlarlar, hem de aradaki sınırı çizerler. Kurumların var edici ana diyalektiği de zaten dışarısı-içerisi ayrımıdır. Fakat risklerin bertaraf edilememesi “modern egemenliğin Benliğin sınırlarını çizebilecek olan Öteki’nin parçalanmasına ve dağılmasına” ve “minik ve tanımsız hep-kriz haline” (age. 204) sebep olmaktadır. Bu çerçevede dışarısı-içerisi ayrımının kalkması, içerisinin dışarsanmasına, içerden ötekiler üretilmesi süreçlerine, iç savaşlara daha çok zemin vermektedir. Bugün Büyük Savaşlar yerine, küçük yerel çatışmaların olmasını Negri ve Hardt buna bağlıyor.
Bu noktada ulus-devlet krizini hatırlamak durumundayız. Çünkü modern birey, “hayali bir cemaat” olan ‘ulus’un üyesidir esasında. Küreselleşmeyle sermayenin, sembollerin, bilgilerin ve bizzat insanların göçleriyle ulus-devlet sınırları muğlaklaştıkça- ulusun dışarısı kalmadıkça; karşılaşmaların tetiklediği yüzleşmeler, hayali kimliklerin parçalanmasını, kimliklere mesafe alınmasını, “kimlik içi bireyselleşmeleri” (Bayramoğlu) beraberinde taşıdı. Çünkü kimliğin de sınırları muğlaklaşmakta, kimliğin dışarısı kalmamakta, kimlik içerisinde de ötekiler üretilmektedir. Bu “iç ötekiler” ise, püritenliğe meydan okuduklarından ağırlıklı olarak ötekilerle temasta bulunan, farklı değer sistemlerinde gezinen, sınırları muğlaklaştıran “melez”lerdir. Melezlerin birbirleriyle kurduğu ilişkilerle karşımıza çıkan tablo, “küresel ağ toplumu”dur (M. Castells) bir bakıma. Fakat bu ağ toplumu aynı zamanda, bu melezleşmelere ve “piyasaya karşı koruma alanları olarak inşa edilen” (Touraine) gettoları, bunlar arasındaki güç ilişkilerini ve hiyerarşileri de içinde barındırmaktadır. Gettoların merkezlerin kopyaları olarak tasarlanmaları ve merkezle ilişkilerinin kısılmasıyla da sınıf-statü gerilimlerinin önünün kesilmesi hedeflenmekte. Bu sayede de gettonun sınırları muğlaklaşmaktadır.
Ayrıca makro-iktidarı ele geçirmeyi hedeflemeyen, ütopist-gelecek odaklı olmak yerine, mikro-iktidarla mücadele eden, süreç odaklı yeni toplumsal hareketler de kimlik içi bireyselleşme- kimlik parçalanması süreçleriyle beraber değerlendirilmeli. Nitekim ütopist sosyal hareketlerin/ siyasetlerin aktörü, sınıf, ulus gibi hayali- makro modern öznelerdir. Fakat modern-dışı ilan edilmiş-bastırılmış sosyal kesimlerin “bir sınıfın, ideolojinin, düzenin, iktidarın kendini gerçekleştirdiği, kabul ettirdiği bir alan olarak kamusal alana” “özel doğrularından-değerlerinden özerkleşme şartına uymadan çıkmaları" (F. Kentel, Kamusal alan artık çıplak), onları beraberinde taşımaları ise kamusal alan-özel alan ayrımını ortadan kaldırmaktadır. Çünkü bu çıkış anındaki özerkleşme, dışarısı olarak kamusal alanının içselleştirilmesidir. Ve eğer özerkleşme yoksa, içselleştirilecek dışarısı da kalmamıştır.
Kısacası “dışarısı olarak kamusal alan, ötekilerin huzurunda bireyin eyleminin teşhir edilme ve tanınma arandığı” (age, 202) yer ise ve artık net bir mekan olarak yoksa ve öteki de parçalanmışsa, bugünün öznesi, uyumsuz yüklemleriyle geleceği bilmeden öznel tarihler yazmaktadır...
19.03.2009
www.siyar.org
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/5/2009 - Kimlik-iktisat ve yurttaşlık geriliminde kadrolaşma: Ne için?
7 yıllık AK Parti iktidarında dile getirilen şikayet konularından biri de kadrolaşma meselesi. Daha önceki koalisyon dönemlerinde ise kurumlar partiler arasında paylaşılıyordu. Şimdi tek parti hükümeti olduğundan doğal olarak böyle bir bölüşüm olmayınca şikayetin dozu da artmakta.
Türkiye’de kadrolaşma şu iki boyut nedeniyle önemli bir mesele... Birincisi devlet merkezli iktisadi kaynakların dağılımı, ikincisi de kimlikçilik hususu... Bunun bileşimi de kaynakların aynı kültürel kimlik-cemaat içerisinde dağılımı demek. Değişimin ve siyasetin beraber yürütüleceği bir kadrolaşmadan ziyade kaynak dağılımını esas alan kimlikçi bir kadrolaşmayı mümkün kılan ise Türkiye’nin devlet ve toplum yapısı-ilişkileri ve bu ikili arasında kalan siyasetin konumudur.
Türkiye’de siyaset, değişimi engellemek, ana sorun alanlarında statükoyu korumak; toplum cemaatçi bir yapı üzerine kurulduğundan, devlet de geniş bir rant alanı olduğundan, siyasetçilere de düşen değişimi bu ranttan nemalanmaya tercih etmek kalıyor.
Devlet alanı-bürokrasi içerisinde öyle bir ilişki ağı kurulmuş durumdaki, iş yapmayı ve değişimin parçası olmayı yeğleyenler, öncelikle oradaki iktidar ve rant imkanlarıyla frenlenmekteler, öyle ki bir makineyle öğütülüp diğerlerine benzemekteler.
Dolayısıyla Türkiye’deki kadrolaşmalar beraber çalışmayı hedeflemiyor. Çünkü çalışılmıyor orada. Yapılan işler de rant üreten işler... Orada rant olduğundan, kadrolaşma da kaynakların kendi kimlik ağı içerisinde bölüşülmesini hedefliyor. Kaynakların kendi kimlik içerisindeki dağılımının alt yapısı ise Türkiye’nin sosyolojik yapısı...
Aslında bu rant sisteminin kendisinin bu sosyolojik yapıyı kurduğunu ve beslediğini, bununla ittifak kurduğunu söylemek de mümkün. Çünkü kimlik kategorileri ancak cemaatleştikçe bu ranta ulaşma ve bölüşüm sürecinden daha fazla pay kapma imkanlarının olduğunun farkındalar... Dolayısıyla bu kimlikçilik-cemaatçilik hali de siyasetsizlik- yurttaşsızlık hali de tekrar geriye dönüp “yurttaş düşmanı” olan bu rant sistemini geri besliyor, yeniden üretiyor.
Bu noktada AK Parti’nin kadrolaşmasına dair şikayetleri ikiye ayırmak mümkün: Birincisi AK Parti’nin içinde olduğu cemaatin dışındaki kimlik kategorileri bölüşüm sürecinin dışında olmaları güdüsüyle itiraz etmekteler.
Fakat daha önemli ama cılız olan, “yurttaşlık” güdüsüyle yapılan itirazlardır. Yani mevcut siyasetin statükocu haline, devletin rant alanı olması durumuna, cemaatçi sosyal yapıya karşı olup; değişim, sosyal devlet ve aktif bir toplumsallık talebinin ifadesi olarak ahlaki yurttaş itirazları... Çünkü statükocu siyasetin ürettiği-beslediği derin devlet-militarizm, rant alanın ürettiği mafyalar, çeteler ve derin devlet, ve nihayetinde cemaatler, toplumsallık ve yurttaşlık karşıtı kurumlardır... (Alain Touraine)
Devletin-bürokrasinin liberalizmin iddia ve hayal ettiği gibi ‘teknik’, nört bir alan olmadığını biliyoruz. Orası sert siyasi kavgaların, çekişmelerin, mücadelelerin döndüğü bir saha... Dolayısıyla beraber olunacak insanların seçimi doğal... Fakat mesele bu seçimin ne amaçla yapıldığı... Rant bölüşümünü hedefleyen ve mevcut halden nemalanarak yeniden üreten, yurttaşlık karşıtı cemaatçi-kimlikçi bir tercihler silsilesi mi; yoksa bu yapıyı bozmak üzerine, yani çeteleri-mafyayı-derin devleti-militarizmi-cemaatçiliği bertaraf etmeyi, yurttaşlık kurumunu beslemeyi hedefleyen ve değişimi-siyaseti esas alan bir ‘siyasi’ bir kadrolaşma mı? İkinci tercihi yapmak doğal çünkü mevcut halden beslenen ve değişime engel olan devletin halihazır kadrolarıyla değişim mümkün değil.
Ergenekon sürecini göz önüne alırsak her iki durumun da AK Parti için kısmen geçerli olduğunu söylemek mümkün. Yani bu kadrolaşma sayesinde derin devlet-çete mafya-militarizm yıpranıyor. Bu iyi... Fakat öte yandan cemaatçi-kimlikçi kaynak bölüşümlerinden, rant imkanlarından vazgeçilmiş de değil. Dolayısıyla yurttaşlığın, toplumsallığın kuruluşuna dair güvenilirlik imkanı zayıf. Çünkü devletin yasakladığı siyasi meselelerde ciddi değişimler gerçekleştirilebilmiş değil. Bu kadar güçlü bir kadrolaşmanın karşılığı, böylesine bir tutukluluk hali değildir nitekim.
Seçimlerden "kimlik siyaseti" diye şikayet eden AK Pati'nin ve benzer okumaları yapan aydınların kimliğin, sandıktan çok asıl nerde işlevselleştiğini görmeleri gerekiyor...
06.04.2009
www.siyar.org
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
11/5/2009 - OHAL olarak kriz
Kapitalist söylemlerde kriz sanki kendiliğinden, irade dışı, önlenemez-zorunlu bir “doğal afet” gibi sunuluyor. Bu tutarlı bir tavır aslında. Tutarlı çünkü kapitalizm ve onun ideolojisi olarak liberalizm de kendisini “doğal olana” dayandırıyor. Dayandırıyor ama “doğal olmayan” ne varsa kapitalizmde... Dolayısıyla doğal olmayanın doğal olduğu varsayımı- doğalmış gibi gösterilmesi, kapitalizm için hayati... Buradan bakınca bir insan kaynakları danışmanlık şirketinin “iş görüşmelerinde nasıl doğal olunur” kursu vermesi anlaşılabilir oluyor.
Doğalmış gibi gösterme sayesinde, “doğa kanunları gibi işlediği” söylenen piyasanın nasıl doğayı ve insanlığı tahrip ettiği çelişkisinin ve krizlerdeki-tahriplerdeki sorumlulukların üzeri örtülebiliyor. Piyasayı düzenlediği söylenen “gizli el” söylemiyle de “gerçek eller” gizleniyor. Örneğin neo-klasik ekol hakimiyetindeki ders kitaplarında ‘sermayedar’ kelimesi hiç geçmez; onların iradi kararları ve etkileri irdelenmez. Sadece denklemlerde ‘arz’ adı altında diğer faktörlerle eş düzeyde ve etkileşim içinde bir etken olarak sunulur.
Kriz de, bu denklem içinde kurgulanan mekanizmada beklenmedik-önlenemez-istenmeyen bir “kötü durum” olarak telakki edilir. Oysa kriz zamanları, “Olağanüstü Haldir” bir bakıma. Nasıl ki, asıl olan olağan zamanlar değil, olağanüstü zamansa ve egemenlik olağanüstünde billurlaşıyorsa-onun üzerinden kuruluyorsa; piyasada da asıl olan krizdir ve sermaye birikimi kriz anlarında derinleşip, kurulur.
O yüzden nasıl ki egemenliği daha doğru anlamak için olağan zamandan çok olağanüstüne bakmak gerekiyorsa; kapitalizmi anlamak için de krizlere bakmak gerekiyor. Yani “istisnayı kural üzerinden anlamak” yerine, “kuralı istisna üzerinden anlamalı”... Çünkü kuralı istisna kurar ve “egemen” istisnaya karar verendir, kurala uymayandır. O nedenle piyasa mekanizmasını, birikim rejimlerini ve piyasanın egemenlerini kriz zamanları tayin eder. sermayedar işçiye, büyük sermaye küçük-orta sermayeye, büyük işçi de küçük işçiye gücünü kanıtlar ve pekiştirir. Dolayısıyla da kriz, kapitalizm için kurucudur, özdür...
Bu sonuca krizlerde sermaye yoğunlaşması ve sonrasında kapitalizmin “birikim modelinin” değişmesi gerçeklerinden varmak mümkün. Nasıl ki, siyasi alanda mevcut egemenlik modelinin tıkanması sonucu “olağanüstü hal” ilan ediliyorsa ve bu sayede başka bir egemenlik modeline geçiliyorsa; kapitalizmin mevcut birikim modelinin tıkanması da krizle aşılıyor ve başka bir modele geçiliyor. (Krizler ve birikim modelleri değişimi hk. bkz. “100 Göstergede Kriz ve Yoksullaşma”, Mustafa Sönmez, İletişim Yay.)
Kriz zamanlarındaki sebep göstermeksizin işten atma gibi uygulamalardaki pervasızlık ve hukuk-ahlak dışılık ile OHAL dönemlerindeki uygulamalar da birbirine çok benzerdir. Örneğin AK Parti hükümetince yapılması düşünülen “Özel istihdam büroları” düzenlemesine göre, işveren, çalıştırdığı işçiye kıdem ya da ihbar tazminatı gibi ödemeler yapmak zorunda kalmayacak. Bir anlamda işçiyi istihdam etmekten çok kiralamış olacak. Bu tam da hukuk-dışı bir “OHAL” uygulamasıdır.
Kriz zamanlarında piyasa teamüllerinin- kurallarının askıya alınması, iktisadın iktisat dışı ilişki ve değerlerle örülmesi, hak ihlalleri durumları ve krizden çıkış önlemlerinin aşırı güvenlik önlemleriyle mantık benzerliği, krizlerin OHAL halini daha da berraklaştırır. Nasıl ki devlet kendisini korumak adına kendi hukukunun dışına çıkıyorsa, piyasa da kendisini korumak adına kendi mekanizmalarının dışına çıkıyor.
Yani aslında kriz zamanları bir nevi “iktisadi faşizm” anlarıdır.
08.05.2009
www.siyar.org
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
www.siyar.org'ta ve diğer yerlerde yayınlanmış siyasi yorum yazıları...
Kategoriler
Arkadaşlarım
• siyah • sweetgirl • onurlu1turk • proleter • tugbakbeyinan • Ahmet İNCE • cemtaskiner • solcularbirligi • heyulakles
|