4/5/2008 - Kim kendine demokrat değil ki…
AK Parti ve yakınındaki basın temel bir hak ihlali olan başörtüsü yasağında laikçilerin söylemlerini dün 1 Mayıs meselesinde ve Kürt meselesinde dillendirmekten, onlarla aynı pozisyonu almaktan imtina etmediler…
Bunun problemli olmadığını söylemek mümkün değil…
Peki bunu söyleyen solcular kendileri “kendine demokrat” değil mi?
AK Parti’ye dünkü anti-demokratik, Kemalist tavrı nedeniyle “kendine demokrat” diyenler, başörtüsü yasağında ne tavır aldılar?
Başörtüsü yasağının kalkması gündeme geldiğinde başörtüsünü diğer hak ihlallerinde daha aşağıda gören 3. yolcu solcular bu kesim içindeki nispeten demokrasiye daha yakin olanıydı.
Peki yine bu solcular kendilerine 80 darbesinde işkence yapan darbecilere, sırf dindar siyasetçiler darbe yiyor diye, 28 Şubat’ta ve 27 Nisan’da net olarak karşı çıkabildiler mi?
DİSK Başkanı Ergenekon operasyonlarının durmasını ima eden “uzlaşın” mesajlarına katılıp sosyalist teoriye göre “sınıfsal düşmanı” TÜSİAD’la yan yana durmadı mı?
DİSK’in öncülüğünü ettiği 10 Aralık Hareketi AK Parti’nin kapatılmasıyla ilgili bildirisinde kapatılmayı ve o ilginç iddianameyi meşrulaştıran bir tavır takınmadı mı?
Radikal ve Birgün gazeteleri Ergenekon’u nasıl gördüler? Operasyonun üzerine giden Taraf gazetesini AK Partili İslamcı diye addetmediler mi?
Peki AK Parti bunlardan farklı mı? Hayır… İşçi hakları ve toplumsal sol muhalefet meselesinde ki tavrının faşizmden geri kalmadığı bile söylenebilir…
Fakat mesele, başkasına “kendine demokrat” demeden önce kendine dönüp bakabilmektir…
Zaten demokratlık, karşı taraf demokrat olmasa da o hak ihlaline uğradığında onu savunabilmek ve bu savunmayı “bak ben seni savundum, sen beni savunmazsan ben de seni savunmam” pazarlığına girmemektir.
Ayrıca “kendine demokratlık” diye bir kavram olmaz. Demokratlık kendine yönelik değildir, karşıdakine, ötekine ve haklarına yönelik bir ahlaki tavırdır. Sadece kendini düşünen bir bencillik yapılıyorsa demokratlık değildir zaten…
Hasılı kelam; başkasına "kendine demokrat" demesi içn önce, kişinin kendisinin "başkasına demokrat" olması gerekiyor...
www.iyibilgi.com analiz
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/5/2008 - AKP’nin içindeki CHP 1 Mayıs’ı yasakladı
Dünkü 1 Mayıs’ta yaşananların sorumluğunun büyük oranda AK Parti’ye ait olduğu aşikar. AK Parti sadece demokrat olmamakla yetinmedi, irrasyonel de davrandı…
İrrasyoneldi çünkü AK Parti farklı toplumsal ve siyasi kesimlerin demokratik desteğine en çok ihtiyaç duyduğu bu zamanda meşruiyetini ve hareket alanını sivil toplum üzerinden değil kendisine kapatma davası açan taraf üzerinden aramayı tercih etti ve önemli bir fırsatı tepti.
Fakat partiler devletler tarafından kapatılsalar da toplumlar tarafından yaşatılırlar ve aynı zamanda toplumlar tarafından kapatıldıklarında devletler tarafından açık tutulmalarının kıymet-i harbiyesi yoktur. 367 uydurmasına destek vererek meclise girmeyen ANAP ve DYP en yakın örneklerdir.
Ve son üç yüzyılda modernizmi deneyimleyen dünya gördü ki, devlet üzerinden toplumu şekillendirmek değil, toplum üzerinden devleti şekillendirmek daha ahlaki, daha demokrat ve daha doğru…
Dolayısıyla AK Parti, kendisinin de muzdarip olduğu devlet üzerinden toplumu şekillendirme projesinin ve stratejisinin tarafında yer aldı…
Ancak toplum tüm farklı kesimleriyle 22 Temmuz’da %47 ile AK Parti’ye başka bir mesaj vermişti: Bu devleti demokratikleştir!...
Bir başka kritik nokta, 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasına izin verilmemesinin ve aynı zamanda sendikalar tarafından kutlanmasında bu kadar diretilmesinin sebebi olan 1977’deki katliamın faili olduğu açık olan Ergenekon yapılanmasının üzerine giden hükümetin yine AK Parti olmasının ortaya koyduğu çelişki halidir…
Yasak devam ettirilerek 12 Eylül darbesine ve darbeye giden sürecin kilometre taşlarından olan bu katliam sahiplenilmiş oldu. Fakat AK Parti’yi kapatan Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu 12 Eylül’ün ürünleridir. Dolayısıyla AK Parti, kendisini kapatan anlam dünyasının içinden sıyrılamayarak kendi kendini de reddetmiş oldu.
Bu kendini reddetme sadece bununla sınırlı kalmadı. AK Parti’nin yasağı meşrulaştırmak için ürettiği söylemler de kendisine başörtüsü ve uğradığı diğer hak ihlallerinde sarf edilen söylemlerin aynısıydı: Yasak!
Anayasa’da yazılı olduğu üzere herkes istediği yerde izin almaksızın, sadece eylemcilerin güvenliği ve kamusal organizasyon için haber vermek üzere gösteri yapma hakkına sahiptir. Tıpkı Anayasa ve diğer kanunlarda başörtüsünün yasaklanmadığı, dolayısıyla isteyen herkesin başörtüsü ile kamusal alana girebileceği gibi…
Bu noktada şunu rahatlıkla söylemek mümkün:
AK Parti’nin bu tür anti-demokratik uygulama ve söylemleri içindeki Kemalizm kırıntısıdan ve özentisiden, kendini kanıtlama çabasından ileri geliyor… Yani 1 Mayıs’a izin vermeyen, kendine “muhafazakar demokrat” diyen AK Parti değil, Kemalist AK Parti’dir… Çünkü iktidarın ideolojisi herkesin içine sirayet etmiştir, herkesin içinde bir parça vardır...
Kemalizm demişken gelelim CHP ile 1 Mayıs ilişkisine…
Kendini sırf AK Parti karşıtlığı üzerinden konumlayan CHP, AK Parti kötü ve anti-demokratik bir uygulamaya imza attığında CHP de istemeden ve farkında olmadan iyi ve demokratik tarafa savruluyor. Ama bu samimiyetsizliği gizleme imkanı pek yok…
Çünkü 1 Mayıs’ı yasaklayan CHP zihniyetidir ve CHP şuana değin çok defa hükümet ortağı oldu fakat bu konuda hiçbir adım atmadı.
Daha da önemlisi 12 Eylül’ü yapan paşaların, 1977 kutlamasını katliama çeviren Ergenekoncuların, AK Parti’ye değil, CHP’ye oy verdikleri açık…
Denebilir ki 12 Eylül CHP hükümetine yapılmıştı. Fakat o gün darbe yiyen CHP Kemalizm’den mümkün mertebe uzaklaşarak toplumla iletişim kurabilmiş bir CHP idi. Yani o CHP gerçek CHP değildi ve şuandaki gibi gerçek CHP olsaydı, darbe yemezdi…
Gerçi 1972-1980 arasında CHP’nin solcu olması da toplumdaki muhalif potansiyelin kontrol altına alınarak, kanalize edilmesi stratejisinin ürünüydü.
Bu CHP ve AK Parti karşılaştırmasını toplumsal düzeyde bir adım daha ileri götürdüğümüzde, CHP’nin samimiyetsizliğini ve AK Parti’nin irrasyonel çelişkisini berraklaştırmak mümkün:
Bu ülkede emekçiler, işçiler önemli oranda AK Parti’ye oy verdiler. CHP, Aleviler dışında elit kesimlerden oy alabildi. Dolayısıyla 1 Mayıs’ı sahiplenmesi gereken AK Parti idi; AK Parti’nin bu hatasını fırsat bilip kendisinin zihniyeti içinden yapılan darbelerin yasakladığı CHP değil…
Not: Valilik ve Emniyet güvenlik gerekçesiyle izin vermediler fakat ortadaki tablo, güvenlik kuvvetlerinin bizzat kendisinin güvenliksizleştirdiğini göstermesi bakımından ironiktir, trajiktir… Nasıl ki modern tıp ve ilaç sektörü son kertede toplumu sağlıksızlaştırıyorsa, benzer durum burada da söz konusudur. Büyük filozof İvan İllich’e selamlarımızla…
www.iyibilgi.com analiz
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
4/5/2008 - Darbeler ve ekonomi: Ne alaka?
Siyaset, toplumsal yaşamı iyileştirme çabası için yapılır. Tüm ideolojiler kendi meşreplerince böyle bir idea üzerinden kendilerine soru sorarlar ve buldukları cevaplar ile hareket ederler.
Fakat hangi ideoloji olursa olsun, o ideolojinin taşıyıcıları samimi değillerse veya iktidar elde ettikçe samimiyetini kaybediyorlarsa, bu ideanın görüntüsü altında çıkarları için siyaset yaparlar. Bu hem o insanların kişiliklerine hem de o ülkenin siyasi kültürüne, yapısına bağlıdır.
Bunu bir kenara bırakalım ve asıl meseleye gelelim…
Siyaset sayesinde toplumsal yaşamı iyileştirmek, o toplumsal yaşamın en üst organizasyonu olan devletin şekillendirilmesinden bağımsız değildir.
Yani devleti yeniden ve yeniden şekillendirme imkanları yoksa, devlet hep kendini toplum tarafından etkilenmeye kapalı tutuyorsa ve bu uğurda baskı mekanizmalarıyla toplumu kıstırıyorsa, devlet rant alanına, siyaset de bir rant dağıtma aracına dönüşür…
Siyasi alanın böyle dar olduğu ortamlarda siyasetçiler ideolojik idealarını, hedeflerini unutup devletin rantından faydalanmaya bakarlar. Bu yüzden bütün ideolojiler birbirine benzemeye başlar. Zaten resmi ideoloji de partilere onu emretmektedir.
Yolsuzluk ekonomisinin kaynağı budur. Bu kaynağın darbelerle de sıkı bir ilişkisi vardır…
Şöyle:
Önce Mehmet Altan’ın geçen hafta Salı günü yazdığı ‘Hazine ve demokrasi’ başlıklı yazısında verdiği rakamlara bakalım:
“Hazine günümüzde 2 milyon 59 bin 16 adet taşınmaza; İstanbul’daki taşınmazın %34’üne, Ankara’dakilerin %20’sine, İzmir’dekilerin %27’sine sahip.”
2005 sonunda ihaleyle aldığı Erdemir’in ve yakın zamanda Hollandalılara sattığı bankanın yanı sıra inşaattan gıdaya, finanstan otomotive ve ulaşıma birçok sektörde faaliyet gösteren şirketler ağını oluşturan ve Ordu Yardımlaşma Sandığı olarak kurulan OYAK’ın durumu tabloyu daha da netleştiriyor.
Bu tablo Anayasa’da geçen “devletin milleti” ifadesinin ve darbelerin ekonomi politiği, ekonomik altyapısı hakkında çok şey söylüyor.
Devlet milletin değilse ve millet devlete tabii ise, yani "devlet millete hizmet için vardır" değil de, tam tersine "millet devlet için vardır" anlayışı hakimse; milletin siyasi tercihleri ve talepleri, hakları, özgürlükleri ancak devletin onayladığı sınırlar dahilinde hayata geçebilir.
Onaydan geçmezse ve halk diretirse darbe olur… Yani "militan demokrasi"...
Hasılı kelam, devlet ekonomi alanında da güçlü bir alana sahip olduğu için siyasi alan dar ve sivilleşme süreci kolay olmuyor… Dolayısıyla sivilleşme süreci ekonominin devletten bağımsızlaşmasına da bağlı…
www.iyibilgi.com analiz
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
23/4/2008 - Egemenlik kayıtsız şartsız Hürriyet okurunundur!
Hürriyet gazetesi iki gündür sür manşetten “Erken seçim kararı aldık; Okur meclisi kuruyoruz” reklamını giriyor. Bu “kukla meclis” oyunu, TBBM'ye karşı hiç de masumane olmayan bir hamle..
Hiç masumane değil, çünkü zamanlaması ve kampanyanın kendisi oldukça anti-demokratik ve bir stratejinin parçası…
Bu stratejiyi açıklamadan önce, bunun Hürriyet ve diğer Doğan gazetelerinin Ergenekon’da suskun kalmasıyla (Radikal gazetesinin arada bir değinmesi hakkında tıklayınız) bağlantılı olduğunu söylemek lazım. Niye suskun kaldıklarına dair Taha Kıvanç dün çok önemli bir yazı yazdı.
Stratejiye gelince iki boyut söz konusu:
Birincisi bu bir imaj temizleme operasyonu. Çünkü Hürriyet gazetesi özellikle 22 Temmuz sonuçlarıyla toplumun büyük kesimi tarafından antipatiyle karşılandığını gördü. Toplum, haklı olarak tekzip yayınlama rekoru kıran Hürriyet’in dediklerinin tersinin doğru olduğunu düşünmeye başladı. Ayrıca gazete Danıştay saldırısıyla başlayan süreçten bu yana açıkça demokrasi karşıtı, darbe yanlısı bir pozisyonda konumlanmış durumda. Doğal olarak tüm toplumlar gibi Türkiye toplumu da günümüzde demokrasi karşıtı pozisyonları tasvip etmiyor.
İşte “Okur Meclisi” kurma girişiminin sebebi de tam burası…
Türkiye halkının %85’inin katıldığı bir seçim sonucunda oluşan ve oyların yaklaşık yine %85’ini içinde barındıran, dolayısıyla da MEŞRUİYETİ bu kadar güçlü bir meclis varken ve bu meclisteki oylarının toplamı %55 yapan iki parti kapatılmayla karşı karşıya iken; yani inceden, estetize edilmiş bir darbe sürecinden geçerken;
Ve bu sürecin öncü-aktörlüğünü yapan Hürriyet gazetesi bu meclisin kuruluş yıldönümü olan 23 Nisan’ın 88.yıldönümünde; “okur MECLİSİ” kuruyor…
Ne demek oluyor şimdi bu?
Gazetenin yazarlarından Bekir Coşkun’un “bidon kafalılar” dediği halkın oylarıyla oluşmuş ve temel bir insan hakkı olan başörtüsünü serbest bırakırken Hürriyet’in “kaosa el kaldırdılar” dediği TBMM’ye karşı alternatif bir meclis demek değil mi?
Hayır diyemeyiz çünkü dediğimiz gibi, Kürt olduğu için DTP ve dindar olduğu için AK Parti kapatılma davalarıyla karşı karşıyayken ve darbe söylentilerinin ciddi ciddi ortalığı sardığı bir dönemde bu kampanya başlatılıyorsa, niyet TBMM’yi kendince dışlamaktır…
Yani egemenliğin “bidon kafalı” dedikleri halkta olmasından rahatsız olanlar ve bunu istemeyenler, “Egemenlik kayıtsız şartsız Hürriyet okurunundur” demek istiyorlar…
“Şimdi Hürriyet her beğenmediği kuruma alternatif mi kuracak mı acaba?” sorusu oldukça anlamlı ama bir o kadar da önemli olan başka bir soru şu:
Bu “Okur Meclisinin”, 8 Mart’ta gazetenin eski yazarlarından Emin Çölaşan’ın hayat ve yol arkadaşı Tansel Çölaşan’ın övdüğü 27 Mayıs darbesinden sonra darbeci askerler tarafından kurulan Milli Cephe’den tek farkı üyelerinin “sivil” olması mı?
Sivil kelimesini tırnak içine aldım çünkü, Hürriyet gazetesini çok iyi tanıdığımdan, seçilecek üyeler “devletin sivil alandaki uzantıları” olan ÇYDD, ADD gibi derneklerden devşirilecekler ve BEYAZ TÜRK olacaklar. İçlerinden bir tane Kemalist olmayan, bir tane dindar, bir tane Ermeni, bir tane Kürt, bir tane Çingene vatandaşımız olmayacak… Ya da sırf görüntü olsun diye bir iki tane koyulacak. Bu önyargı değil, kampanyada kullanılan resimdeki figürler de öyle…
Hepsi orada Hürriyet’in tekziplenen haberlerinden ve art niyetle çarpıtılmış haberlerinden ezberlediklerini tekrarlayarak resmi ideolojinin düzeysiz bir seremonisini yapacaklar.
Bunu Hürriyet okurlarına dair önyargılarımdan dolayı söylemiyorum. Hoş Hürriyet gazetesinin internet sitesindeki yorumlardan dolayı böyle bir önyargımın olması hakkım da var. Yani internet sitesindeki yorumcular arasından en resmi ideoloji fanatiği, en Özkökvari laf çarpıtanı, en Bekir Coşkunvari halk aşağılayıcıları seçilecek.
Bunu Hürriyet’in bu kampanyayı kurduğu stratejisinden hareketle rahatlıkla söylüyorum. Çünkü Hürriyet şimdiye kadar gayri-meşru, toplumdan kopuk bir pozisyon aldı. Bunun kanıtı daha önce dediğimiz gibi, seçim sonuçları…
Şimdi ise, kendine laboratuarda bir “meclis” yaratarak bundan sonraki pozisyonlarını o yapay, “kukla meclis” üzerinden meşrulaştıracak… Yani aslında Cumhuriyet mitinglerinin küçültülmüş versiyonu kurgulanacak.
Çünkü Cumhuriyet mitingi de Nokta dergisinin ortaya çıkardığı üzere planlanmış, yapay örgütlenmelerdi ve o mitingler üzerinden anti-demokratik söylemler ve siyasetler meşrulaştırılarak demokrasi alanı daraltılmak istendi.
İşte en tehlikeli nokta da burası: Demokrasinin ve siyasetin demokrasi içi araçlar kullanılarak daraltılması… Bu, toplumun kılcal damarlarına kadar giren, daha gizliden giden bir militerleştirme operasyonu aslında…
www.iyibilgi.com analiz İlhan Döğüş
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
16/4/2008 - Kapitalizmin yeni vahşeti: GDO’lar
Gündemde gıda fiyatları üzerinden yaşanan kriz var. Kriz o denli ciddi ki, dünya çapında bir kıtlık ihtimali hiç de düşük değil. Bu söylem, belki fiyatları daha da artırmak isteyen spekülatörlere ait ama maalesef doğru. Çünkü iki sene önce yayınlanan bir rapora göre, gelecek 50 yıllık kaynağı şimdiden tüketmiş durumdayız. Yani 50 yıl sonra tüketmiş olmamız gereken noktadayız ve dünyaya 50 yıl borçluyuz.
Bu durum kapitalizmin içinden geçtiği buhranla birleşince maalesef iyimser bir tabloya dair ümitler zayıflıyor.
Peki her krizden kendini yenileyerek sıyrılmayı bilen kapitalizm bu buhrandan nasıl çıkmayı düşünüyor?
Bu soruya cevap vermek için üniversitelerde okutulan Ekonomi’ye giriş ders kitaplarına dönmek gerekiyor. O kitaplarda konomi şöyle tanımlanıyor: “Kıt, sınırlı kaynaklarla sonsuz ihtiyaçların optimum dağılımını inceleyen bilim dalı.”
Şimdi birincisi şunu söylemek durumundayız:
Eğer dünyanın gelecek 50 yılından şimdiden tüketmişsek, demek ki ekonomi bilimi ve iktisatçılar hiçbir işe yaramamışlar.
İkincisi, evet kaynaklar sınırlı ama insanın ihtiyaçları sınırsız değil. Bu kapitalist mantığın varsayımı ve aslında dayattığı…
İnsanlar paylaşmasını, yetinmesini, razı gelmeyi, doymayı bilirler. Fakat kapitalist ideoloji, kar maksimizasyonu için tüm enstrümanlarıyla “doymak bilmeyen birey” yaratma peşinde. Reklamlarda deniyor ya, “daha azıyla niye yetinesin!”
Şimdi gelelim gıda krizine ve GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar), yani hormonlu yiyeceklere…
Kapitalizm, bu sınırsız ihtiyaçlara ket vurmayı ya da daha doğrusu sınırsız olmadığı gerçeği üzerinden gitmeyi değil, verimlilik ideolojisi çerçevesinde gıdaların genetiğiyle laboratuarlarda oynayarak kaynakları kıt olmaktan çıkartmayı tercih ediyor. Matbaada kağıt basar gibi, seri bir şekilde domates, mısır, patates üretilerek sınırsız ihtiyaçların karşılanması hedefleniyor. Hatta ineklerin bile genetiği ile oynanarak meme sayıları artırılıp inekten sağlanan süt miktarı maksimize edilmeye çalışılıyor.
Bu aslında Ertuğrul Özkök’ün Viyana’dayken okuduğu Francis Bacon’un şu sözünden bağımsız değil: “Doğaya işkence ederek onu öğreneceğiz.”
İşte kapitalizm de doğaya işkence ederek, onu sömürerek kar maksimizasyonunu ve krizleri atlatmayı hedefliyor.
Bu gidişata dair senaryolar çok, fakat bu meselenin şu boyutunu da unutmamak lazım…
Bugün kanser yapan, ciddi sağlık sorunlarına sebep olan GDO’lar yoksul, gelir seviyesi alt-orta kesim tarafından tüketilmektedir. Afrika Avrupa’nın gönderdiği GDO’ları “böcek yeriz daha iyi” diyerek geri iade etmişti. Fakat doğal ürünler, doğayı tahrip edip, doğal ürünlere yaşam alanı tanımayan, 50 yıl öncesini şimdiden tüketmiş olan kapitalistlerce tüketiliyor. Doğayla iç içe yaşam, doğayı tahrip eden büyük inşaat firmaların sahiplerinin hakkı şuanda.
www.iyibilgi.com analiz
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
16/4/2008 - 301 kere hayır!
TCK'nın 301. maddesinin yürürlükteki mevcut hali şöyle:
'(1) Türklüğü, Cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisini alenen aşağılayan kişi, altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini, Devletin yargı organlarını, askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (3) Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede, bir Türk vatandaşı tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır. (4) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz.'
Yasa şöyle değiştirilmek isteniyor:
(1) Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini veya Türkiye Büyük Millet Meclisini, Türkiye Cumhuriyeti Hükumetini ve Devletin yargı organlarını alenen aşağılayan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Devletin askeri veya emniyet teşkilatını alenen aşağılayan kişi, 1. fıkra hükmüne göre cezalandırılır. (3) Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz. (4) Bu suçtan dolayı kovuşturma yapılması Cumhurbaşkanının iznine bağlıdır.
Baştan söyleyelim, çekingen-korkak olan bu değişiklikler çok işe yaramayacak. Çünkü 301. maddede sorun olan, Devlet Bakanı Cemil Çiçek’in söylediğinin tersine kimsenin bu maddeden kesinleşmiş ceza yememiş olması değil. Mesele, böyle bir maddenin olması ve bu maddeden yargılanma süreci…
Bu madde sorunlu çünkü fikir hürriyetine önemli ölçüde bir sınır getiriyor. Bu değişiklikle de bu sınır genişletilecek değil. Çünkü yapılan değişikliğe rağmen Kemal Kerinçsizler, Ergenekoncular yine dava açabilecekler. Bu sefer Türklüğü aşağılamaktan değil, Türk milletini aşağılamak diye suç duyurusunda bulanacaklar, kendileriyle hemfikir savcılara…
Kimse bu maddeden hüküm giymemiş olsa da, bu davaların bizzat kendileri birer ceza ve demokrasiye ket vurucu nitelikte. Nitekim Hrant Dink bu davalar üzerinden yürütülen linçler üzerinden öldürüldü. Daha doğrusu Ergenekoncular bu davaları onu ölüme götüren süreçte araçsallaştırdılar.
Yani bu değişiklik Ergenekoncuları ve onun zihniyetindekileri güçsüz bırakacak değil. Çünkü onlar her eleştiriyi hakaret addetmekten, sözleri çarpıtmaktan geri durmayacaklar. Tıpkı Orhan Pamuk, Hrant Dink ve diğerlerinde yaptıkları gibi…
Fakat bu maddenin en sorunlu tarafı, maddenin bizzat taşıdığı ayrımcılık. Madde ayrımclık taşıyor çünkü bize şunu söylüyor:
Türklüğe/Türklere/Türk Milleti’ne hakaret yasak, iyi güzel ama, Kürtlere, Ermenilere, Rumlara, Yahudilere, Çingenelere ve bu topraklarda yaşayan diğer halklara hakaret etmeyi, aşağılamayı cezalandırmıyor.
Basında ve gündelik hayatın her alanında bu halklara tonlarca hakaret var ve bunlar meşru görülürken cezalandırılmıyor.
Demokrasinin ve özgürlüğün önündeki 301. madde tamamen kalkmalıdır. Bu tür çekingen, korkak değişikliklerle demokrasi yönünde fazla adım atamaz AK Parti. Eğer değişiklik yapılacaksa da, Ermenilerin, Kürtlerin, Çingenelerin, Alevilerin, Yahudilerin, Rumların da aşağılanması, (eleştirilmesi değil) yasaklanmalıdır.
Madem Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hepsi kanun önünde eşit. 301 de bir kanundur ve Ermeniler de, Kürtler de, Rumlar da, Aleviler de, Yahudiler de vatandaş…
301 maddenin bu yönde değiştirilmesi yada kaldırılmadan vatandaşların eşit olduğunu söylemek pek mümkün değil…
www.iyibilgi.com analiz
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
3/4/2008 - Laiklik mevzu bahisse sınıf çelişkisi teferruattır
Marksizm, üstyapı dediği eğitimin, kültürün, hukukun, siyasetin, dinin, sanatın altyapısı olarak ekonomiyi gördüğü bakışını, insanı “homoeconomicus”, diğer bir ifadeyle “ekonomik bir makine” olarak addetmesi üzerine kurar. Tarihi sınıfların uzlaşmaz çelişkisinin hikayesi olarak gören bu bakışa göre, üst yapılar egemen sınıfın iktidarlarına göre tasarlanırlar ve altyapıdaki değişime göre yeniden biçimlenirler.
Bu teoriye göre, üstyapıların arasındaki çelişkilerin altında aslında sınıf çelişkisi yatmaktadır. Yani iki din yada iki millet/kimlik arasında bir çatışma varsa bu sınıfsaldır ve dolayısıyla bu sorunun çözümü o sınıfsal sorunun çözülmesiyle mümkündür.
Hem Türkiye’de devletin taşıdığı rol bakımından batı kapitalizminden farklı bir kapitalizm örgütlenmesi olduğundan, hem de küresel kapitalizmin yaşadığı derin değişimler dolayısıyla bu teori günümüzü pek açıklamıyor. Nitekim bugün, bu teorinin açıklayıcılığına dair güçlü bir kanının hakim olduğu zamanlardaki gibi sistemli bir kapitalizm yok. Günümüzde her yeri içine almış, dışarıda hiçbir şey bırakmamış örgütsüz, dağınık bir kapitalizm söz konusu. Bu örgütsüz kapitalizmde sınıf ilişkileri Marksizm’in ortaya koyduğu gibi sadece iki zıt sınıftan ibaret değil; çok daha karmaşık. Karmaşık çünkü çok küçük bir azınlık sadece sömüren iken ve yine %10-15 civarında bir kesim sadece sömürülürken; dağınık sömürü ağları çerçevesinde toplumun büyük bir kesimi bir başkasını sömürürken, aynı anda başkası tarafından sömürülüyor. Yani bir şekilde kapitalizm içerisinde kapitalistleşerek direniyor, var olmaya çalışıyor.
Sınıf ilişkilerinin sınıfın ötesine taşınmış olduğu bu koşullarda, sınıflar birbirleriyle sadece sınıf ilişkileri kurmuyorlar. Ayrıca altyapıyla-üstyapı arasındaki ilişkilerin altüst olduğu bu dünyada sınıf ilişkileri de sadece sınıflar arasında tecelli etmiyor. Tüm bunlara sebep olan ise, örgütsüz kapitalizmde sömürünün üretim sürecinin/fabrikanın dışına taşmasıdır. Örneğin dünyanın önce güvensizleştirilip ardından güvenliğin insanlara satılması da bir sömürüdür. Nitekim ilk güvenlilik haliyle, sonraki yapay güvenlilik arasındaki fark artı-değerdir. Sağlık konusunda da benzer durum söz konusudur.
İşte TÜSİAD Başkanı Arzuhan Yalçındağ ile DİSK Başkanı Süleyman Çelebi’nin görüşmesini ancak böyle anlamlandırabiliyoruz. Hoş Türkiye gibi karmaşık, melez bir toplumu Batı’dan olduğu gibi kopya edilmiş bir teoriyle hiçbir zaman anlayamadık, sadece anladığımızı sandık. Ama DİSK ile TÜSİAD arasındaki uzlaşma mesajlarını ve uzlaşılmasını talep ettikleri konuyu Marksizm’in klasik sınıf bakışıyla bir yere koyamıyoruz. Eğer uzlaşılmasını talep ettikleri konu işçilerin çalışma ve yaşam koşullarına dair olsaydı, evet Marksizmle çelişen bir durum yoktu. Fakat mesele bu değil...
Gelelim karmaşıklaşan sınıf ilişkilerinin ifadesi olan beyanlara:
TOBB’un sağduyu çağrısına içeriğine katılmakla beraber mesajın muhatabının net olmaması nedeniyle katılmayan DİSK Başkanı Süleyman Çelebi, “TÜSİAD ve DİSK farklı iki ayrı çıkar grupları ama bir çok konuda farklı çıkarlarımız olsa da ülkenin sorunları ve gerilimini gidermek için başka konularda ortak noktaların, iradelerin ortaya konulması, benzer yaklaşımlarla değerlendirme yapmak elbette mümkün” dedi. DİSK’in öncülüğünde örgütlenen 10 Aralık Hareketi’nin AK Parti’nin kapatılmasıyla ilgili bildirisini bu beyanla beraber okumak gerekiyor.
Yalçındağ ise özetle şöyle konuşmuş: “Türkiye'nin bu gerginliklerden kurtulup gerçek gündemine odaklanıp ilerlemeye ve yola devam etmesini istiyoruz. Onun için süreç içinde istişareler devam edecek”
Türkiye’nin derin devletinden temizlenmesi kadar daha önemli ve gerçek gündemi ne olabilir sorusunu bir tarafa bırakırsak, burada da görülüyor ki, günümüzdeki karmaşık sınıf ilişkileri içerisinde sadece iki zıt sınıf uzlaşmaz bir çatışma içerisinde değiller. Bugün hem sınıfları kendi içlerinde bölen, hem de farklı sınıflar içerisindeki grupları bir araya getiren bir kimlik siyaseti var. Çünkü insanların ekonomi kadar değerli başka sorunları var. Bu buluşmayı tetikleyen de böyle bir dert...
İşte 28 Şubat sürecinde ve Nisan ayında Cumhuriyet mitinglerinde de yan yana gelen TÜSİAD ile DİSK’i bir araya getiren laik yaşam biçimi. Yani ortak kimlikleri ve bu kimliklerine dair (yersiz) şüphe duydukları AK Parti hükümetine karşı tavırları, beyanlarında da ifade ettikleri gibi bu iki farklı sınıf temsilcisi için sınıfsal çıkarlarından daha önemli ve onları bir araya getirebiliyor. Yani pek de homoeconomicus değiller. Gerçi TÜSİAD’ın yükselen Anadolu burjuvazisiyle çatışmasında seküler işçi sınıfını yanına çektiğini söyleyebiliriz fakat bu da yine kimliğin, yaşam biçiminin daha önemli olduğunu gösteriyor.
Başka bir ifadeyle laiklik, AK Parti karşıtlığı mevzu bahis ise; sınıf çatışmasının teferruat olarak görüldüğünü söylemek mümkün… Daha da kötüsü “uzlaşılsın” mesajlarıyla AK Parti hükümetinin Ergenekon terör çetesine yönelik operasyonlarında frene basması ima ediliyor.
Bu durumda TÜSİAD’ın ne kadar burjuvazi, DİSK’in ne kadar işçi sınıfı temsilcisi olduğunu sorgulamayı başka bir yazıya erteleyerek, bu birlikteliğin katalizatörlerinden birinin Kemalizm, yani iki sınıf siyasetinin devletle kurduğu ilişki olduğunu belirtmek gerekiyor. Ne de olsa, biz “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış (laik) bir toplumuz” ve İlhan Selçuk da iki sınıf temsilcisinin abisi…
01.04.2008
yeni şafak
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
3/4/2008 - Cumhuriyet kadınlarının minneti: Atatürkerkillik
Radikal 2’nin bir önceki sayısında Ahu Parlar, kadınlar günüyle ‘Cumhuriyet kadınları’ konusunu birlikte ele aldığı yazısında önemli noktalar temas ediyordu. Bu yazı da benzer bir çabayı niyetliyor.
Biz erkeklerin egemenliğimizle yüzleşmeden yine erkek dilimizle kutladığımız, Parlar’ın deyimiyle, aslında kadına yine “sen kadınsın diyerek” erkekliğimizi yeniden gösterdiğimiz kadınlar gününde kadınlar erkek egemen düzene karşı seslerini ve taleplerini dile getirirler, direnişlerini toplu ve çoğul bir şekilde ifade ederler. Bu yılbaşında Taksim’de gerçekleşen taciz olayında suçluların sadece 57 YTL karşılığında serbest bırakılmasıyla tetiklenen “mor iğne” kampanyası bu direnişin en yaratıcı ve en anlamlı olanı. Anlamlı çünkü erkeğin kadını çıktığı kamusal alanda taciz etmesi karşısında kadın, kendisine devredilen dikiş işinde kullandığı aracı kullanmaktadır. Yani erkeğe karşı erkeksi bir aracı değil; kadınsılaştırılmış, kendisinin eve hapsedilmesinde rol oynamış bir eşyayı, evinden dışarı çıkarken yanına almaktadır.
Dolayısıyla, eve kapatılmaya, ataerkilliğe karşı bir çifte vuruş sergilenmekte: “Eve kapatılmayacağım, istediğim saatte dışarı çıkacağım ve aynı zamanda bunu yaparken beni eve hapsederken kullandığın araçları sana karşı kullanacağım” denmekte… Özetle, içerden bir direniş taktiği bu. Çünkü eve hapsedilmenin enstrümanları dışarı çıkarılmakta. İğne artık, kadının evde biçki-dikiş aracı değil; dışarıda özgürleşmesinin aracı…
Özgürleşme demişken, gelelim cumhuriyetle kadın ilişkisine…
Kadına seçme ve seçilme hakkının "verilmesi" ve diğer nedenlerden dolayı cumhuriyetin kadını özgürleştirdiği iddia edilir. Burada iki temel nokta var:
Birincisi, kadının haklarını alması değil; kadına haklarının "erkek" devletten tarafından verilmesi; özgürleşmesi değil, özgürleştirilmesi; gerçek bir özgürlük hali değildir.
İkincisi, kadına bu hakları veren Cumhuriyet, kadın hareketlerini, partilerini kapatmıştır. Dönemin kadın harekei öncülerinden Nezihe Muhittin'e yaşatılanlar; cumhuriyetin/modernizmin kadın konusundaki ikiyüzlülüğünü ortaya koymaktadır.
8 Mart günü Çağlayan’da AK Parti’ye karşı toplanan cumhuriyetçi kadınlar arasında kimilerinin kalpak takması cumhuriyet ve kadınlar arasındaki ilişki üzerine çok şey anlatıyordu: Başlarını kapatacağını sandıkları İslami hareketlere/Ak Parti’ye karşı kendilerini özgürleştirdiğine inandıkları erkeklerin simgesini taşıyarak “ikinci kuvva-ı milliye” hareketinin kalpaklı kuvvacıları olacaklarını ilan ediyorlardı. Yani kapatılmamak için “erkek” olacaklarını söylüyorlardı. Nihayetinde oryantalizmin özü gereği, Doğu’yla, gerilikle ilişkilendirdikleri İslami hareketler dişiydi.
Kapatılmamak için “erkek” olacaklarını ilan etmeleri ise, aslında cumhuriyetin kadını “özgürleştirmesinin”, kadınların kendilerinin özgürleşmediklerini, kısmen özgürleştirildiklerinden ataerkilliğin daha estetize edilerek yeniden üretildiğinin kanıtı. Atatürkerkillik diyebileceğimiz bu durum, kimi sınırlı hakları kadın kendisi elde etmeyip, devlet tarafından geri almak, çarpıtmak, sınırlamak riskleriyle verildiği için, iktidar ilişkisinin minnet, şükran duygularıyla beslendiği bir durum. Aslında bu minnet, o hakları geri alınmamak üzere garantilemek isteyen bir taktiktir aynı zamanda.
Hemen her konuda fikir beyan eden Genelkurmay’ın kadınlar günü mesajı ile Çağlayan’da kadınların kalpak takması birbiriyle konuşan, birbirini tamamlayan iki mesaj: Çağlayan’daki cumhuriyet kadınları devlete minnetlerini sunarken, Genelkurmay da Çağlayan’da minnetlerini sunan “kalpaklı” kadınların gününü kutluyordu.
Genelkurmay, devletin erkek olduğunu kanıtlarcasına, kadınları kendilerine yaptığı hizmetlerle, bağımlılıklarıyla övmekte, kadını yine erkek üzerinden tanımlamakta, işlevselleştirmekte: “Varlıklarıyla onurlandığımız, bizi eğiten, bizi yetiştiren, bizi biz yapan fedakar kadınlarımız"
Mustafa Kemal’in şu sözüyle ifade edilen kadına biçilen misyon, cumhuriyetin ve ideolojisinin taşıyıcılığını yapmak, erkeğin yükünü azaltmak: “Kadınlarımız erkeklerden daha çok aydın, daha çok verimli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar” Resimlerdeki kadın prototiplerinde bu misyonu üstlenenler idealize edilirken, modernitenin kadın üzerinde kurduğu ikiyüzlü ilişki de kendini ifşa ediyor: Kadının verimli olması için, fethedilmesi, ‘aydınlatılarak’ ona şekil verilmesi; verimli olacak şekilde özgürleştirilmesi gerekiyor. Ahu Parlar’ın yazısında bahsettiği dergilerdeki ‘Türk kadını tarifleri’ bu çabayı göstermektedir.
2006 yılının anneler gününde CHP Bakırköy İlçe Teşkilatı Bakırköy meydanına şu afişi asmıştı: “Cumhuriyet annelerinin anneler günü kutlu olsun”
Cumhuriyeti doğuran anne var mı, yada cumhuriyeti kimi anneler mi doğurdu bilmiyoruz ama burada, bahsettiğimiz kadınlara biçilen cumhuriyetin taşıyıcılığını yapma misyonu üzerinden açık bir ayrımcılık var: Dindar ve Kürt annelerin anneler günü kutlanmıyor. Çünkü onlar “şeriatçı” ve “bölücü” doğuruyorlar… Yani verimli ve aydın değiller…
Sonuç olarak anlaşılıyor ki, özgürleştirilmişler, özgür değiller. Özgür olmadıkları için ötekileriyle paylaşmaktan korktukları özgürlüklerini koruma güdüsüyle, kendilerine özgürlük bahşeden erkek egemenliğin devamı isteniyor. Fakat öte yandan bu minnet duygusuyla yaratılan manipülasyona karşı çıkan kadınların birbirimizesahipcikiyoruz.blogspot.com adresinden imzaya açtıkları bildiri, özgürleştirilmeleri değil; karşılıklı paylaşılan özgürleşmeleri davet etmekte.
24.03.2008
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
3/4/2008 - Darbe hak edilmez, yenir!
AK Parti ne yaptıysa yaranamadı. Ne darbecilere, ne darbe şakşakçılarına, ne de “darbeye karşıyım ama AKP de hak etti” diyenlere… AK Parti o “hata” diye addedilen adımları atmasaydı da darbe yiyecekti ki...
AK Parti 'nin değiştiğini, geçmişiyle yüzleştiğini ve geçmişinden ders aldığını kanıtlamak için gösterdiği çabalar neredeyse kendisini ve tabanını “kişiliğinden” ediyordu. Ama karşıda öyle bir tavır vardı ki…
Bu kendini jüri sanan ve AK Partililerin kendilerine ne kadar benzeyip benzemediğini test etme yetkisini kendinde görenler, AK Parti ağzıyla kuş tutsa tatmin olmadı. Galiba Başbakan bir şişe şarap içmeden de tatmin olmayacaklar…
İşte bu her şeyin kendilerinin istediği gibi olmasını isteyen egosantrik/benmerkezci psikolojiyle anti-demokratik, darbeci zihniyet arasında çok yakın bağlar var…
Çünkü darbeciler de egosantrikler… Herkesin onların istediği gibi düşünmesini ve onların emirleri altında yaşamasını istiyorlar. Çünkü en doğru bilgiye onlar sahipler diye düşünüyorlar ve kendilerinden çok eminler. Dünyanın kendileri etrafında döndüğünü sanıyorlar…
O yüzden, onlar kendilerinin hata yaptıklarını düşünmezler hiç. Hata yapan hep karşı taraftır onlara göre…
Darbeye tam karşı çıkamayıp ama’lı cümleler kuranlar da öyle… Hata yapmamak için hiç konuşmazlar, hiç risk almazlar. Sözde iki tarafa da eşit mesafe aldıklarını sanırlar…
Ama iki taraf eşit güçte ve eşit haksızlıkta değil ki, iki tarafa eşit mesafe alınsın… Ayrıca ortada AK Parti’den daha önemli olan demokrasi mevzusu var.
Böylesi bir durumda iki tarafa eşit mesafe alma çabasına girmek, “AK Parti hatalıdır, oh olsun” demek, darbeyi, siyasete gayri-siyasi haksız müdahaleleri meşrulaştırmaktır. Böyle bir meşrulaştırmayla birlikte eşit mesafe de zamanla darbecilerin tarafına, demokrasi karşıtlığına doğru evrilir.
Hiçbir hata, hiçbir darbeyi meşrulaştıramaz. Siyasi hataların cezalarını siyasi partilere halk sandıkta keser. Ki AK Parti de hep sistemle çatışmamaya, uzlaşarak sorunları çözmeye çalıştı. Ama yine de yaranamadı…
Zaten AK Parti o “hata” diye addedilen adımları atmasaydı da darbe yiyecekti. Sırf kimliğinden ve AB sürecini üstlendiğinden dolayı…
Dolayısıyla darbeler hak edilmez, ağzınla kuş tutsan da, yenir…
www.iyibilgi.com analiz İlhan Döğüş
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
3/4/2008 - Ergenekon'suz Türkiye
Son iki aydır Ergenekon terör çetesine yönelik operasyonlar düzenleniyor. Peki hiç Ergenekonsuz bir Türkiye hayali kurdunuz mu? Bunu hak ediyoruz... İşte çocuklarımıza bırakacağımız özgür ve huzur dolu Türkiye...
Son zamanlarda Türkiye Cumhuriyet tarihinde hiç olmadık, çoğumuzun ihtimal dahi vermediği gelişmeler yaşıyoruz: Türkiye, İttihat-Terakki’nin devamı olan derin devlet yapısı tasfiye ediliyor…
Şimdi 12 Mart’ın önde gelen komutanlarından Memduh Ünlütürk’ün 27 Mayıs 1960 darbesinden kurulduğu söylediği bu devlet üstü derin yapının olmadığı bir Türkiye’yi düşleyelim hep beraber…
Düşlerimize de ket vuramazlar ya…
İşte Ergenekon’un olmadığı bir Türkiye:
1-Mesela en başta 10 yılda bir darbe olmayacak,
2-Kimse darbe planları yapmayacak; yaparlarsa planı ortaya çıkartan gazeteciler değil, planlayıcılar yargılanacak…
3-Askeri vesayet sistemi son bulacak…
4-Kürt sorunu çözümsüzlük sarmalından kurtulup memleketimizde barış rüzgarları esecek, Kürt kardeşlerimiz haklarına kavuşacak.
5-Başörtülü öğrencilerimiz özgürce eğitimlerini alacak, mesleklerini rahatça icra edecekler. Kimse onlara öcü gözüyle bakmayacak…
6-Köylülere toplu dışkı yedirenler terfi etmeyecekler.
7-Haksız itibar sahiplerinden itibarları geri alınacak…
8-İşkenceler olmayacak, işkenceciler yargılanacak...
9-Gayri-Müslim vatandaşlarımız özgürce ve eşitçe bizle birlikte yaşayacaklar. Yargı eliyle el konulan malları geri iade edilecek.
10-Rahipler öldürülmeyecek, Hristyanlık inançlarını yaymaya çalışan insanların boğazları kesilmeyecek… 11-Aleviler özgürce ibadet edecekler, kendilerini gizlemek zorunda kalmayacaklar.
12-Maraş, Sivas, Çorum, Gazi olayları gibi katliamlar tekrarlanmayacak…
3-Hrant Dink’ler, Uğur Mumcular, Musa Anter’ler, Abdi İpekçiler ve diğer gazeteciler, aydınlar fikirlerinden dolayı yargılanmayacaklar, sokak ortasında gündüz vakti öldürülmeyecekler…
14-Provokasyonlar, linç girişimleri, faili meçhul cinayetler olmayacak, geçmişteki cinayetlerse aydınlanacak…
15-Çatışmalarda gençlerimiz hayatlarının baharında ölmeyecek. Annelerin, babaların yüreği yanmayacak artık. Çocuklar yetim, kadınlar dul kalmayacak…
16-Artık birbirimize sağır olmayacağız. Yanı başımızdaki komşumuzun acısına duyarsız kalmayacağız…
17-Kimse dilinden, dininden, etnik kimliğinden, düşüncelerinden, cinsiyetinden, cinsel tercihlerinden dolayı dışlanmayacak, zulüm görmeyecek…
18-PKK ile savaş son bulacağı için çatışmalara harcanan trilyonlarca para, eğitime, sağlığa, altyapıya harcanacak. Refah seviyesi artacak, gelir dağılımı adaleti düzelecek.
19-Kıbrıs’ta iki halk barışacak…
20-Artık komşularımızın hepsine düşman gözüyle bakmayacağız. Dış politikada daha etkin ve saygın bir ülke olacağız.
21-Biz devlet için değil, devlet bizim için var olacak. Ne devlet vatandaşlarının %90’ına potansiyel suçlu diye bakacak, ne de vatandaş devletten korkacak.
22-Hukuk, devletin vatandaşa karşı kendini korumak için kullandığı bir silah olmaktan çıkıp, adaletin sağlandığı gerçek bir hukuk olacak.
23-Partiler, dernekler kapatılmayacak…
24-367 saçmalıklarına maruz kalmayacağız…
25-Eylemlerimizde, mitinglerimizde polis dayağı yemeyeceğiz.
26-Ergenekoncular kendi adamlarını kendileri vurup ortalığı kasıp kavuramayacaklar.
27-Danıştay saldırısı, Şemdinli, Susurluk gibi aydınlatılmamış kirli vakalar olmayacak.
28-Türkiye hem Doğu’ya, hem Batı’ya örnek olacak. Arada köprü olmanın avantajlarını ve güzelliğini yaşayacak….
Kısacası, Ergenekon çetesi çökertilirse, bu topraklara ve burada yaşayan insanlara layık bir siyaset ve devlet yapısı olacak…
Farklılıklarımızla özgürce huzur içinde birlikte yaşayacağız.
Yani bahar gelecek memleketimize…
Çocuklar ölmeyecek, şeker de yiyebilecekler…
www.iyibilgi.com özel İlhan Döğüş
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
www.siyar.org'ta ve diğer yerlerde yayınlanmış siyasi yorum yazıları...
Kategoriler
Avrupa BirligiBilgi EkonomisiDemokrasi, Sivil Toplum, DevletKultur KimlikKuresellesmeKurt sorunuLaiklikModernite-PostmoderniteOrtadoguSolTurkiye
Arkadaşlarım
• solcularbirligi • proleter • incesan • onurlu1turk • cemtaskiner • tugbakbeyinan • siyah • psakd • aleviyol • alevidostlar • sweetgirl • ozlemmm • ewindarrr • yesilleriklim
|